Okura Mektup

7 Eylül 2016, Bodrum

Sevgili Okur,

Son yazımdan beri nasılsın? Afiyettesindir inşallah. Daktiloları hatırladıysan, onları bir kez daha andıysan eğer ne mutlu bana. “Şimdi bayram değil seyran değil nereden esti de mektup yazıyorsun?” diyerek okuyorsun belki de bu satırları. Daktilodan sonra aslında mektup almayı da yazmayı da ne kadar sevdiğimi hatırladım. Mektup son zamanlarda gündelik hayatımın bir parçası oldu. Bu devirde o nasıl oldu diyecek olursan cevabım şöyle olacak: Neyse ki bu devirde benim gibi mektupları seven, onlardan müthiş yazılar çıkaran, onları postaya veren, postada bekleyen harika mı harika insanlar var.

Birkaç zaman önce çocuk kitapları yazarı, çevirmeni ve editörü tatlı mı tatlı Sima’nın (Özkan Yıldırım) paylaştığı kartpostal ve postane fotoğrafına hayranlıkla yorum yazdım ve belki de biraz yüzsüzce (!) bana da bir kartpostal atmasını rica ettim. O da kırmadı ve başladı bizim kartpostal/mektup macerası. Tabii nasıl olduysa şehir içinde bir yakadan ötekine geçemedi o kartpostal, kayboldu gitti. Sonra ben ona adadan bir kartpostal attım sırf damgasında Heybeliada yazsın diye, sonra o bana bir mektup (ve şirin bir paket) gönderdi. Artık yazarlar ve eski zaman filmlerindeki karakterler gibi şöyle cümleler kurabiliyorum: “Bu akşam mektuplarımı yazacağım”, “vakit bulayım da mektuplarımı postalayayım”. Yıllardır biriktirdiğim mektup kâğıtları, zarfları çok sevindi bu işe. Şimdi bekleme sırası bende, Sima’nın bana yazmasını bekliyorum ve mektup beklemek o kadar güzel bir şeymiş ki. Zaten mektupların son devrine yetiştiğim şu yaşımda tekrar hatırlamış oldum.

İşin mektuplaşma kısmı iyi güzel de, sana mektup yazma fikri nereden çıktı dersen o da bir başka harika kalem, harika kadının sayesinde. Sevgili Zeren (Somunkıran) her hafta hthayat’ta zevkle okuduğum yazılar kaleme alıyor. Onun yazdıklarını okurken ayrı bir evrene, içinde yazarların, kurmaca kahramanların ete kemiğe büründüğü ayrı bir dünyaya adım atıyorum. Yine böyle bir yazısını sevgiliye mektup biçeminde yazmıştı, onu okuyunca mektubu ne kadar sevdiğimden, ne kadar özlediğimden bahsettim ona yorumumda. Mektup yazasım gelmişti kesinlikle. Bugünkü yazısını da yine bir mektup şeklinde kaleme almış, hem de biraz da benim için. Ben de yazılarımı bir tek buradan paylaşabildiğimden bunu öğrenmemle sevinçten sana bir mektup yazmak istedim sevgili okur. Sen de bir mektup almış ol diye, hem en son ne zaman ağız tadıyla bir mektup okudun ki?

 

“İnsan sevdiği insana mektup yazmak için bu saatte kalkmalı ve bir kır kahvesine gitmelidir.”

Sait Faik Abasıyanık Müzesi, Burgazada

Okumaya devam et

Daktilo sevdası

image
Aylar aylar sonra yeni bir yazı ile karşınızdayım! Bu yazımı gönlümde ayrı bir yer etmiş olan bir nesneye ayıracağımın ipucunu önceki yazımda vermiştim hatırlarsanız. Tabii azalan vakit ve artan sorumlulukları göz önüne aldığımızda bu yazının ortaya çıkışı ayları buldu.

Çat çat çat… Tık tık tık… Tıkırtt. Eskiden ofisler, yazı yazılan evler işte böyle gürültülüydü. Harfe basma seslerine çalan telefonların sesi karışırdı.

Neden daktilo?

“Neden daktilo?” Cem Yılmaz sorusu gibi oldu ama inanın cevabını bilmiyorum. Daktilo aslında çok kullanışlı bir alettir. Şöyle düşünün: Şu an bu satırları yazıyorum klavyemle. Ancak bir kâğıt üzerinde görmek istersem ayrı bir cihaza daha ihtiyacım var. Hadi bakalım onu da satın al, onu da kur, fişleri, kabloları ayarla. Artık yazıyı kâğıda basabilirsin. Daktilo öyle mi halbuki? Doğrudan kâğıdın üzerine yazarsın, yanlış mı yaptın? Çok titizsen ve çok önemli bir hata ise baştan başlarsın (bu kısmı zahmetli, kabul ediyorum) ancak hataların günlük hayatta tashihle halledileceğini düşünüyorum. Tabii günümüzde elektrikli, elektronik daktilolar da mevcut. Ama ne yalan söyliyeyim, benim gönlüm mekanik olandan yana.

Şimdi yirmi beş otuz yıl kadar geriye gidin. Aslında daha da geriye gönderebilirim sizi ama sadece bu kadarcık bir süre bile yeterli bu nesneyi hatırlamanız için. Bir şeyler yazmanız gerekiyor neye ihtiyacınız olur? Elde yazmanın haricinde. Tabii ki bir daktilo. Şimdinin sessiz sedasız işleyen klavyelerine ulaşana dek bir araç ile yazı yazmak gerçek anlamda gürültülü bir işti. O nedenle daktilo gelince aklıma önce sesini duyarım sanki. Çat çut diye izini bırakan harfler takır takır diye daha az bir ses çıkaran boşluklar. Sonra alt satıra geçmek için şöyle soldan afili bir kol hareketi. Paragraf başı için ayrı bir tuş ya da boşluk tuşunu iki kere tıklatma. Daha türlü türlü numaralar yapılırdı daktiloda. Tabii tüm daktiloların F klavye olduğunu yazmama gerek bile yok sanırım. F klavye Türkçeye göre oluşturulmuş harika bir klavye bana kalırsa. Bu yazıyı yazarken sosyal medyada F klavye daktilolar hakkında aydınlatıcı bir yazıya rastladım, benim ufkumu açtı. Sözünü ettiğim yazıyı buradan okuyabilirsiniz.

Hayallerini daktilo süsleyen küçük kız

Yaşım otuz küsur ancak sanki ruhum daha yaşlı, çünkü daktilo sevdamın nereden peydah olduğunun cevabını bir türlü bulamıyorum. Sekiz yaşındayken bile daktilo da daktilo diye hayaller kuran garip bir çocuktum. İlkokul ikinci sınıftayım sanırım. Kafayı dergi çıkartmakla bozmuşum, dergi de dergi. Sekiz yaşındasın ne ile ilgili dergi çıkartabilirsin ki? O yıllar sürekli resim yapıyorum, kendi kendime resimli kitaplar hazırlıyorum, bir de arkalarına “Yazan: Simge Konu, Çizen: Simge Konu” gibi havalı künyeler ekliyorum. Mevsimlerle ilgili çok sayıda çocuk kitabı olmasından mıdır bilemiyorum mevsimlere takılmıştım bir ara. Kendi çizdiğim “kitaplarımın” konusu bile hep mevsimlerdi. Dergiyi de mevsimlerle ilgili çıkartmaya karar verdim. (Sonraki yıl dergi fikrini sınıftaki yakın kız arkadaşımların da aklına soktum. Nereden mi biliyorum? Yaptığımız bir yazı işleri toplantısının tutunağını hazırlamışım. Çok mühim meseleler bunlar, lütfen.) Çocuk dergilerinden, kitaplarından esinlenerek önce mevsimler hakkında bilgi veriyordum – bu kısımlarda ihtihâl olabilir mi acaba? – üzerine de mevsime uygun resim çiziyordum. Bu şekilde bir tanesini bitirdim ama sanırım bu yaptığım bana çok basit gibi geldi, dikkate alınmazdı diye düşünmüş olabilirim. Elbette bir de çoğaltma meselesi vardı. Bu şekilde manuel ilerleyince dergiyi dağıtmak çok uzun zaman alırdı.

Annem o yıllarda bankada çalışıyor; tarihi bir semtte, tarihi bir binada. Katlar geniş, ferah, ortada bir sürü masa ve bir sürü daktilo duruyor. Bazı yaz günleri yanına gittiğimde daktilolarda çatur çutur bir şeyler yazıyorum. Çok ciddiye alıyorum ama o yazdıklarımı. Daktiloyu oradan öğrendiğimi tahmin ediyorum. Dergiyi daktiloda yazma fikri burada devreye girdi sanırım. Hani şöyle çocuk dergilerindeki gibi düzgün harfler olsa, paragraflar, yazılar tertemiz. Yanında da resimler. Bence oldu bu iş. Ama benim daktilom yok ki! Bana daktilo lazım. Bankaya da yazın gidiyorum, oysa şimdi okul zamanı. Nasıl yetişecek bu dergi? Herkese ulaşması gerekli (!). Ailece bizde toplanılan bir cumartesi akşamı bu düşüncemi açtım sanırım. Daktilo da daktilo. “Çocuk dediğin daktilo mu istermiş?” demedi kimse. Ya da en azından ben hatırlamıyorum. Halbuki bir çocuk için fazlaca tuhaf bir istek. Bir de çocukken bir şeye takıldım mı takılırdım, vıdı vıdı yapıp biraz kafa ütülerdim. O akşam bu daktilo sayıklamalarından sonra dayım (rakının da etkisini unutmayalım) “tamam kız, bizim büroda kullanılmayan bir tane var. Ben getireceğim sana onu, olur mu?” diye söz verdi güle oynaya. Bende bir sevinç bir sevinç. Daktilom olacaktı, nasıl sevinmeyeyim?

Bu konuşmadan sonraki günlerde hatta haftalarda dayımı ne zaman görsem daktiloyu sordum, ne zaman telefonda konuşsak “benim daktilo geliyor mu?” diye meraklandım. O da biraz kem küm ederek cevap verdi. Meğer o akşam rakının da etkisiyle ben çok hevesliyim diye o daktiloyu getirebileceğini, kolay bir iş olduğunu düşünmüş. Ancak işin aslı öyle değilmiş. Yani kısacası o daktiloyu hiç göremedim. Biraz buruk bir şekilde eski usül elde yazıp çizmeye devam ettim ama birkaç yıl içerisinde birkaç kez daha yeniden yeşerir gibi olan dergi çıkartma sevdamın peşini böylece bıraktım. Daha doğrusu yıllar sonra o günlere bakınca bu kanaate varıyorum. Türk dergiciliği çok şey kaybetmiş olabilir.

Annemin çalıştığı bankaya gitmeyi sürdürdüğüm yazlar boyunca daktiloda bir şeyler yazıyordum. Bunlar neler miydi? Yaz aylarındaki günlük programım (çok yoğun bir insanım lütfen), okuyacağım kitapların listesi, adaya götüreceklerimin listesi. Böyle günlük ıvır zıvırlar. Hatta bir keresinde bu listelerden yazıp okuduğum kitabın arasına sıkıştırmıştım ve o akşam babamın arkadaşlarına gitmiştik. Benden birkaç yaş büyük bir kızları var onunla arkadaşlık ederdik. O kitabı orada unuttum ve içindeki o saçmasapan liste ve yaz tatili günlük programım yüzünden günlerce utançtan kıvrandım. On iki yaşında bir ergenim ve benim uyanma, kahvaltı saatim, tv ve kitap okuma saatlerimin olduğu, kirazlı mayo, mavili tişört gibi, şu kadar adet iç çamaşırı gibi saçma kişisel detaylarımın yazıldığı liste on beş yaşındaki bir genç kızın eline geçmiş. Ya ne yapacaktım? Acaba görünce ne yaptı? Hala arada aklıma gelir ve gülerim (o zamanlar tabii ki gülmüyordum).

Hayallerini daktilo süsleyen genç kadın

Yıllar yıllar geçtikçe daktiloyu unutmadım, ne zaman bir antikacının önünden geçsem “içeride daktilo var mıdır acaba?” düşüncesiyle içeriye kaçamak bakışlar attım. Bazılarının vitrininde gördüğüm daktilonun etkisiyle bodoslama içeri daldım, ama çekinip fiyat sormadım nedense. Cağaloğlu’ndaki eski kırtasiyelerde satılmaya devam eden daktilo şeritlerine bakıp iç geçirdim. Ama artık bir daktiloya sahip olamayacağımı ağırbaşlılıkla kabullenmişim sanıyorum. Birkaç yıl önce Eskişehir’de eşimin ailesiyle bir sohbet esnasında bu daktilo meselesini anlattığımı hatırlıyorum. Sonra kayınpederim “bende biri remington, çok ağır, neredeyse antika; biri de daha yeni ve hafif iki tane var. Vereyim birini,” demesin mi? Ben temkinliyim ama (bakınız üst başlık). “Ha, tabii olur,” gibilerinden bir cevap verdim, maksat umutlanmamak, kendimi frenlemek. Ama sonra biz İstanbul’a dönmeden elinde kocaman bir kutuyla çıkageldi. O an yıllar öncesine dönmüştüm sanki, kutunun içinden haki renkli bir daktilo çıktı. O an yaşadığım çocuksu sevinci hiç unutmayacağım. Meğer içten içe o anı beklemişim senelerce.

O tatlı daktiloyu eve getirdik, ben birkaç kez onda bir şeyler yazdım. Sonra kutusuna kaldırdım. İnsan neden böyledir ki? Oysaki kendimi daktilo başına harıl harıl bir şeyler yazarken hayal ediyordum, şimdi çok beklediği oyuncağından hevesini alıp onu bir kenara atmış bir çocuk gibi hissediyordum kendimi. Daktilomu unutmuş değilim, ancak beklediğim şekilde harıl harıl bir şeyler yazamadım. Hele bir de evde sese duyarlı bir bebekle çat çat tuşlara vurarak daktilo kullanmayı hiç düşünmedim bile. Ama olsun, onun beni sessiz sessiz beklediğini biliyorum. Onu tozlanmaya bırakmadığımı, onu arada sırada aklıma getirdiğimi biliyor bana kalırsa. Bir yanımla da artık elektronik cihazların insanları olarak daktiloyu artık eski zamanlara ait bir arzu nesnesi gibi davranıp davranmadığımı(zı) sorguladım. Kendi cevabımı biliyorum ama: Benim açımdan durum öyle değil, çünkü çocukluğumdan beri sevdalıyım ben daktiloya. Şimdinin nostaljik nesneleriyle vignette oluşturup sosyal mecralarda sergileme gibi bir heves değil benimkisi (ki daktilomun fotoğrafını ben de paylaştım yanlış anlaşılmasın, benim söylemek istediğim sadece sergileme ve beğeni toplama telaşı).

Çok sevdiğim yazar (ve bunun yanı sıra birçok unvana sahip) rahmetli (bunu yazmak da tuhaf geldi) Umberto Eco’nun bir kitabı vardı, başlığı “Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın”. Kitap genel olarak hepimizde ara ara uyanan “kitabın sonu geliyor her şey dijitale taşınacak gelecek nesiller kitap nedir bilmeyecek” hissiyatının tam aksini savunuyor. Şu mesajı veriyordu Eco, “Sakin olun, kitap hep olacak, çünkü kitap tasarım olarak en optimal şeklinde, daha iyi bir kitap – şekil olarak – oluşturmamız neredeyse imkânsız. Kitap hep var olacak. Ondan kurtulacağınızı sanmayın.” Tabii kitapta yine şu an kullanımda olmayan, teknolojik aletler mezarlığında (ya da kişilerin anılarında) yer edinmiş cihazlardan da bahsediliyordu. Yani teknoloji ilerlerken o sırada kullandığımız cihazların bu ilerlemeden nasibini alıp zaman içinde tedavülden kalkması. Buna verebilecek birçok örneğimiz var: video, kaset, teyp, hatta belki CD. Daktiloyu da bu kategoriye sokabilirdik, ancak bence o pikap ve plakla aynı kategoride. Eskiyen, genel kullanımdan düşen ama hâlâ bir şekilde kıyıda köşede varlığını sürdüren cihazlar.

Ben de Eco’nun bu iç rahatlatan savından yola çıkarak “Daktilolardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın” diyorum. Biraz iddialı belki; daktilo kitap kadar yaygın, kullanımda olan bir nesne değil. Ancak yine de insanların kalbinde ayrı bir yeri olduğuna inanıyorum, sırf bu nedenden de insanın daktiloyu yaşatacağını düşünüyorum. En azından uzunca bir süre için.

 

Suskunluk

Pek muhterem (az sayıdaki) okurlarım,

Normalde bir blog yazarı yazı yazmayınca, kendisinden çıt çıkmayınca insanın hafiften bir akla takılır, “sahi n’oldu da yazı yok?” diye şöyle bir gelir geçer aklından, arada sırada siteyi kontrol eder. Ama pek tabii benim gibi bir blog yazarından söz ediyorsak bunun tam tersi söz konusu: Artık benim bir yazı yazıp şuracığa iliştirivermem büyük şenliklerle kutlanacak! Ben zamanında günlük tutarken de o defterler hep önce aylık sonra yıllık en sonunda da önemli olayların kayıt defteri olarak vazife görmüştü ya, neyse.

Bir yıldan fazla bir süredir yazı yayınla(ya)mayışımın çok sağlam bir gerekçesi var: Anne oldum. Ama sakın bu cümleye aldanıp da burayı bir “sevgili oğlumla ek gıda serüveni”, “canım oğlumun ilk sözcükleri”, “doğum hikâyem” gibi yazılarla dolduracağımı sanmayın. Bunları da ayrı bir blogta anlatabilmeyi, yazmayı düşünebilirdim elbette, ancak ona ne vakit yazabilirim orası meçhul. Buraya yazmamaya karar verdim, sizi bu annelik meşguliyetleriyle meşgul etmek gibi bir derdim yok. Ne diyorduk? Evet, anne oldum. Bu iki sözcükle bu kadar net ifade edilen büyük olay, insanı dönüştüren, daha önce yaşadığı hiçbir şeye benzemeyen bir deneyim(miş). Ben de 5 ay önce öğrendim ve aslında hâlâ öğrenmeye devam ediyorum. Hayatta hep bir şeyleri öğrenmeyi, merak etmeyi sevdim. Bu süreçte de her gün yeni bir şey öğreniyorum, tam “tamam artık az buçuk çaktım bu olayı, geçen seferde falanca olmuştu” gibi düşünecek olurken o gün tamamen farklı bir şey karşıma çıkarıyor oğlum ve ben ister istemez bu durumla baş etmeyi öğreniyorum. Onun zaman içerisindeki gelişimini, büyümesini izlemek bunda en büyük payın bana ait olduğu bilmek ise tarif edilemez. Bu kadar zaman alıcı, bu kadar harikulâde ama bir o kadar da yorucu (hatta bazen tüketici) aylar yaşarken ister istemez kendi hayatımdan, zevklerimden feragat ettim ve etmeye devam ediyorum. Anne kişisinin kendine vakit ayırması, nefes alması önemli mesele ve ben bunu mutlaka yapmaya çalışıyorum ara ara. Ezcümle oğluma vakit ayırırken istediğim gibi upuzun, üzerinde düşünülmüş, oya gibi işlenmiş yazılar çıkmıyor maalesef. Geçen aydan beri de evden çalışmaya başlayınca Deniz’in pek de ahım şahım olmayan uyku saatlerinde ya çeviri ya da redaksiyon yapıyorum. Uykuyla uyanıklık arasında çiçek, böcek adları sayıkladığım oldu geçenlerde, çok ciddiyim.

Yakınlarda çok sevdiğim bir nesne düştü aklıma, çocukluğumdan beri sevdalıyım ona. Onun hakkında zihnimin bir köşesi cümleler evirip çevirmeye başladı bile. Daha uzunca bir vaktim olduğunda onu yazmaya niyetliyim. Ufak bir ipucu: Kendisi pek çok yazıseverin baş tacıdır.

Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle,

Simge

 

 

Sappho’nun adası Midilli

Bu sabah uyanır uyanmaz kafamda çalmaya başlayan şarkı: “California dreamin'”. Hani şu “all the leaves are brown, and the sky is grey” sözleriyle başlayıp “california dreamin’ on such a winter’s day” nakaratıyla coşturan ve 70’lerde geçen her Hollywood filminde mutlaka fonda bir yere yerleştirilen çok sesli şarkı. Çok da tesadüf olduğunu düşünmüyorum, sonuçta hakikaten de yapraklar sarardı, çoğu toprakla buluştu, gökyüzü de çoğunlukla gri, hava da yağmurlu. Bu yazıya bir fincan bitki çayı, yün hırkam ve o yumuşacık sesiyle “Breakfast on the Morning Tram” albümüyle Stacey Kent eşlik edecek ve hep birlikte kısa bir süre için bile olsa yaza, bir adaya ışınlanacağız. Neresi mi? Bize çok benzer, bizim coğrafyamızın hemen yanı başında bir adaya, Midilli’ye!

Ada manyaklığı: Islomania

Bu pekâlâ psikolojik bir rahatsızlık olabilir. Kutsal bilgi kaynağı, Wikipedia ve Amazon’dan edindiğim bilgilere göre Islomania adını ilk Lawrence Durrell ortaya atmış. Kendisi de görev gereği İkinci Dünya Savaşı sonrasında Rodos’ta yaşamış olan Durrell, “Reflections on a Marine Venus” adlı gezi günlüğü [travelogue] türündeki kitabında bu ada ile ilgili kişisel görüşlere ve ada tutkusu kavramına yere vermiş. Kitabı okumadım ne yazık ki, ancak ekşi sözlükteki ufak bilgiye göre “doğuştan ada tutkunları hatta “manyakları” olan bu kişiler doğrudan doğruya Atlantis soyundanmış, bilinçaltılarında ada yaşamlarına duydukları özlem yitik Atlantis ülkesine yönelmiş.” Atlantis efsanesini hep sevmişimdir zaten, nedenini bulmuş olduk!

Benim islomania kavramıyla tanışmam neredeyse on yıl öncesine dayanıyor. O zaman bu konu hakkında bölük pörçük bir şeyler okumuş, ancak sonra unutmuştum açıkçası. Kendime manyak deme tuhaflığını da riske edip bu manyaklığın, tutkunun bana ne kadar uygun olduğunu fark etmiştim. Hayatımda hep bir ada tutkum olmuştu çünkü hayatımda bir ada vardı: Heybeliada. Şu hayatta kendimi en huzurlu hissettiğim yer orasıdır. Bebekliğimden itibaren bazen uzun bir süre bazen de hafta sonları kadar sıkıştırılmış zamanlarda hep ada vardı bizim aile için. Anneannemle dedemin daireleri çok büyük olmadığından her yıl o yaz hangi torunun adaya gideceği mayıs ayının “trend topic”i olurdu. Kışın yaramazlık yaptığımda ya da annemi sinirlendirdiğimde annemin vurucu cümlesi: “Uslu dur, yoksa bu yaz adaya madaya gidemezsin. Adayı dürbünle görürsün.” Nasıl da blöftü halbuki ama ben hep kanardım bu blöfe. “Adayı dürbünle görmek” diye bir imge var benim kafamda, o kadar canlı ki. Annemin, babamın sözünü dinlemediğim için o yaz adaya gidemiyorum ve odamızın camından azıcık da olsa görünen denize (o yıllar yüksek binalar ya da inşaat çılgınlığı yok tabii) hüzünlü gözlerle, boynumda asılı duran dürbünle bakıyorum. Ağlamaklıyım. Neyse ki bu imge sadece bir hayal olarak kaldı ve ilkokul yıllarında sık sık adaya gidebildim.

Dediğim gibi islomania kavramı uzun süre aklımdan çıktı oysa ki bilinçaltım bazı kararları bu tutkuya göre almış, bunu da yıllar sonra bu kavram tekrar kulağıma çalındığında fark ettim. Tabii o anda nasıl bir şaşkınlık yaşadığımı anlatamam. Birkaç yıl önce (itiraf ediyorum aslında daha önce) İtalyan Dili ve Edebiyatı’ndaki yüksek lisans derslerimiz bitmiş, sıra tez konumuza karar vermeye gelmişti. Kafamda yeni gerçekçilik konusu vardı önce ama sonra İtalyan Yeni Gerçekçi sinemasını her izlediğimde ne kadar hüzünlendiğimi, hatta ağladığımı hatırlayıp vazgeçtim o konudan. Herhalde tezin sonunda göz pınarlarımda gözyaşı kalmamış olurdu. Sonra Umberto Eco’nun edebiyatla ilgili yazdıklarını sevdiğimi düşündüm, bir romanını kendisinin de oluşturduğu edebiyat kuramlarına göre inceleyebilirdim pekâlâ. Herkesin aklına ilk gelen Gülün Adı benim hiç aklıma gelmedi, muhtemelen gözüm korktu, bilmiyorum. Eco’nun daha az bilinen ve muhtemelen daha az okunmuş bir romanı vardı: Önceki Günün Adası. Ben de öncesinde okumamıştım ama Büyük Keşifler yüzyılı, zaman farklarının öğrenilmeye çalışıldığı modern bir Robinson Crusoe gibi gelmişti, hemen ısındım kitabın adına. Çok sevdiğim bir romandır, o kadar kolay okunduğunu iddia etmiyorum ama bir kere Eco’nun diline alıştınız mı ayrı bir tat alırsınız. Tezimin tam adını da rüyamda sözcüğü sözcüğüne bana söylenirken buldum, o da ayrı bir tuhaflıktır. (mecburi not: Bu kadar sevmeme rağmen, tezimi hâlâ yazamadım.) Bu çalışma için okuduğum kitaplardan bir tanesi bana çok ışık tuttu. Rahmetli Akşit Göktürk’ün “Ada: İngiliz yazınında Ada Kavramı” kitabı. Benim gibi ada ve edebiyat tutkunlarına tavsiye edilir. Kitabın başlarında şöyle yazıyor Göktürk:

“İnsanoğlu yüzyıllardan beri, mutluluk, dirlik, düzenlik, ölümsüzlük yönündeki özlemlerini çoğunlukla uzak bir ada görüntüsüyle birleştirerek dile getirmeyi seçmiş, günlük yaşamının katı gerçekliğinden bunaldıkça, gönlündeki adanın mutlu yalnızlığına sığınmış. (…) [Adaların] dile getirdiği mutluluk özleminin, serüven ya da kaçış özleminin niteliği çağdan çağa, insandan insana değişse bile, düşsel ada, insanoğlunun ilgisini hiçbir çağda yitirmez. Bu ilgi geçmiş çağlarda olduğu gibi, günümüzde de yürürlüktedir.” (sayfa 10)

Demek ki adalara olumlu anlamlar yüklemek, “orada bir ada var uzakta” kıvamında hayallere dalmak sadece ada manyaklarına has değilmiş. Bendeki tutkunun beni yönlendirdiği bir başka konu daha var ki belki çoğunuza o kadar belirleyici gelmeyebilir. 2013 yazı eşimle birlikte Yunan adalarına gittik: Rodos, Mikonos ve Santorini. Bu birbirinden farklı üç adaya âşık oldum. Rodos’un tarihi güzelliği, Mikonos’un rüzgârı ve mini minnacık sokakları, beyaz evleri (evet, bir de partileri var çok erken saatte başlayıp sabaha kadar süren. Gece hayatı bayağı hareketli. Bana pek hitap etmediği için yazmadım) ile Santorini’nin nefes kesen manzarası, ve romantizmi. Ama buraya döndükten sonra önce Gökçeada sonra da o yaz ikinci kez Bozcaada’ya gittim. Bu iki ada da birbirinden çok farklı ve bu farklarıyla çok da güzeller. Kısacası geçen yıl gezmek için sadece adalara gitmişim. Bu yıl da bir başka âşık olduğum yer Kaş’ı saymazsak yine bir ada keşfettik: Midilli. Bize o kadar yakın, o kadar bizden ama bir o kadar da sakin, doğal ve güzel ki. Bir adadan başka ne istenir ki?

Midilli: Sappho’nun Adası

“Yakındığım yok

Bir düş değildi

Esin Perilerinin

bana bağışladıkları zenginlik:

ben ölsem de,

adım hiç unutulmayacak”

(Sappho, Adam Yayınları, sayfa 120)

Sappho haklı hiç unutulmadı bence, milattan önce yaşamasına rağmen hâlâ adı anılıyor. Yolunuz hiç onunla ve lirik şiirleriyle kesişti mi bilmiyorum ama günümüze ulaşan çok az şiiri var. Çoğu da bütünlükten uzak. Sanırım Türkçede tek yayımlanan kitabı da benim yukarıdaki şiiri aldığım Adam Yayınları’ndan çıkan güzel ciltli şiir kitabı. Ama şiirlerini okumamış olsanız bile Sappho’nun adının Midilli’yle özdeşleştiğini duymuş olabilirsiniz. Sappho dışında Midilli’yle özdeşleşen bir başka şey daha var: ouzo! Midilli tam bir ouzo adası. Ouzo bu adanın güneyindeki Plomari kasabasından doğmuş. Yunanistan’da tüketilen ouzonun yüzde altmışının bu adadan geldiğini duydum. Adada şarabın pek esamesi okunmuyor mesela, yanı başındaki Limni Adası’nda ise şarapçılık var. Midilli’nin geçmişiyle ilgili çok fazla şey yazmaya gerek yok, bu bilgileri biraz araştırmayla rahatlıkla bulabilirsiniz. Benim yazmak istediklerim adanın daha çok bana hissettirdikleri ve belki biraz gezi yazısı olmaya soyunan birkaç tavsiye.

Siga siga!

Adada zaman farklı akar, bilirsiniz. Hiçbir telaşa, aceleye, koşuşturmaya yer yoktur. Hayatın temposu daha yavaştır, daha sakindir. Bu yüzden sevilmez mi zaten adalar? Midilli’de de aynı şey geçerli. Buraya geldiğinizde öğreneceğiniz Yunanca bir sözcük var: siga, yani yavaş. “Siga siga” yani yavaş yavaş, hiçbir şey için acele etme demek istiyor adalılar size. Zaten hayat felsefeleri de bunun bir yansıması. En iyisi kendinizi bu akışa kaptırmak. Örneğin, öğlen mutlaka siesta vaktidir. Hem de öyle böyle değil! Tüm dükkânlar kapalıdır, hem de neredeyse akşam 7’ye kadar. Ama buna karşılık akşam ve gece geç başlar, aynı dükkânlar geç saate kadar açıktır. Siesta saatlerinde çoğu kasaba, semt size hayalet şehir gibi gelebilir, çünkü sizin dışınızda bir tek kediler, köpekler ve diğer yabancılar vardır.

Midilli’de en sevdiğim şeylerden biri, doğasının çok fazla bozulmamış olması. Komşularımızdan öğrenecek çok şeyimiz olduğunu düşünüyorum – hele ki doğayı ve zeytinleri katletmenin moda olduğu bu günlerde. Adada hâlâ on bir milyon civarında zeytin ağacı olduğu tahmin ediliyor, en yüksek kayaların tepelerinde bile zeytin ağaçları görüyorsunuz. Ada halkının çoğunun zeytinliği var, buradan kendi zeytinlerini ve zeytinyağlarını elde edebiliyorlar. Midilli’de yüzyıllar sürmüş bir Osmanlı hâkimiyeti var, günümüze ulaşan Osmanlı binalarını görebilirsiniz. Osmanlı’dan kalan bir hamam, cami ve aslında adı Valide Camii olan ama bugün cami olmayan bir eser var. Bunların bugünkü durumu daha iyi olabilirdi bana kalırsa. Ada genelindeki tarihi eserlerin ve eski binaların çoğu iyi durumda. Lüks ve büyük turizm tesisleri yok. Yerel turizm ve butik oteller, pansiyonlarla yürüyor işler. Samimi bir ada burası. Örneğin biz tur şirketinin ayarladığı gayet standart bir turist otelinde kaldık, balkonumuzdan Gera Körfezi olduğu gibi görünüyordu, ama otelde lüks yoktu hiçbir şekilde. Ancak buna rağmen otelin sahibi ilk gittiğimiz akşam bizimle sohbet etti, ilgilendi. O sıralar otel pek kalabalık değildi ve bir tek biz vardık havuz kenarında, o akşam orada bir şeyler atıştıralım istedik. Kendisine anlattık isteğimizi, hemen kendisinde bir karaf ouzo olduğunu, bize atıştırmalık bir şeyler hazırlayacağını söyleyip mutfağa yollandı. Ama tabii ki başlığın dediği gibi “siga, siga!”. Epey bir süre sonra karaf, ouzo bardakları ve hazırladığı soğuk meze tabağıyla göründü. Kendisi yiyecekmiş gibi düşünerek hazırlamıştı besbelli. Hayatımda yediğim en basit ama en güzel akşam yemeklerinden biriydi. Kendisi eşine söz verdiği için bize katılamadı. Otelden ayrılacağımız sabah, kapatılacak hesabımız olduğunu düşünerek resepsiyona gittiğimizde hiçbir borcumuz olmadığını söylediler. O akşam yemeğini hesaba yazmamıştı, ya unutkanlık ya da misafirperverlikten diyelim. Ama ben ikincisi olduğuna inanmak istiyor buradan sevgili Minas’a bir kez daha teşekkür ediyorum!

Rotalar

Adanın Yunancası Lesvos, İngilizcesi ise Lesbos. Sanırım bizdeki Midilli karşılığı adanın başkenti Mitilini’den geliyor. Adanın yönetim merkezi, limanın da olduğu yer aynı zamanda. Midilli Yunanistan’ın üçüncü büyük adası, yani gerçekten büyük. Adayı adamakıllı gezmek istiyorsanız araç veya motosiklet/scooter kiralamak en mantıklısı. Yaz günlerinde (özellikle de bayram gibi Türklerin yoğun olarak geldiği dönemlerde) kiralanacak araba bulması epey zor. Biz artık tam umudu kaybetmişken bulabildik. Tabii yaz sezonunda fiyatlar yüksek olabilir, biz günlüğü 60 Euro’dan kiralamıştık örneğin. Aşağıda iki günlük araç gezisiyle keşfettiğimiz yerleri iki ana rota halinde yazdım. Batı rotasını koyamadım maalesef, Sappho’nun doğduğu Eressos kasabası adanın batısında. O bölge çok dağlık. Ayrıca taşlaşmış orman da yine burada. Zorlu bir rota olduğunu söylediler, o nedenle batıya gitmedik. Adanın bir tek o kısmı kaldı görmediğimiz, Sappho’nun hatırı kalmış mıdır bilemem. Ama zaten dağlık, toprak ve virajlı yollara alışkınsanız veya motosiklet kullanıyorsanız o bölgeyi de es geçmeyin. Biz Gera Körfezi kıyısında kaldığımız için yola hep oradan çıktık, yani adanın hemen hemen güneydoğusu diyebiliriz. Ufak bir notu eklemeden geçemeyeceğim, adanın çoğu yolu tek şerit ve virajlı.

Kuzey rotası: Gera, (sahil yoluyla) Mantamados, Skamnia, Lepetimnos, Molivos, Petra, Lafionas, Kalloni, Gera 

Bu rotayla adanın kuzeyini görmüş olursunuz. Adanın farklı bölgelerinde farklı bitki örtüsü hâkim. Orta ve güney bölgeleri daha yeşillik ve tarıma elverişli. Ayrıca iki tane büyük körfezi bu rotada keşfedebilirsiniz. Kuzeyde adanın dağlarından biri olan Lepetimnos ve çevresindeki dağ köyleri var. LepetimIMG_3187nos, Skamnia gibi daha dağlık kısımlarda manzara çok güzel. Aslında Lepetimnos dağının eteklerinde eski bir Osmanlı köyü olarak kurulmuş olan Skamnia’daki köy kahvesine oturup karşınızda Edremit Körfezi ve Türkiye, ağzınızda kahvenin tadıyla soluklanmak iyi fikir. Bu arada iç kısımlarda kurulmuş köylerin kıyıda bir merkezi daha oluyor, ilginç bir sistem. Onlar da adını köyün adının önüne “skala” yani iskele sözcüğünü ekleyerek yapılıyor. Skala Skamnias da çok güzel bir sahil köyü ancak yukarıdaki köye gitmek için araçla o kadar çok tırmanmıştık ki o kadar aşağı inip sonra yola devam etmek gözümüzde büyüdü. Ama siz Skala Skamnias’a kadar inerseniz bir şey kaybetmezsiniz, güzel lokantalar var ve Skamnia köyünde doğmuş ünlü ancak bizim çok tanımadığımız Yunan yazar Stratis Myrivilis’in hep altında oturup yazdığı bir dut ağacı hâlâ duruyormuş.

Tabii Skamnia’ya kadar giden yolda önce Mantamados’da durduk, onu da unutmayalım. Mantamados’un adı Türkçe mandadan geliyormuş, ne kadar ilginç değil mi? Adanın en büyük manastırı burada. Mantamados’un seramikleri, peyniri (Ladotyri), manda yoğurdu ve lokumas’ı yani lokması meşhur. Manda yoğurdu ve lokması hakikaten çok çok güzel, yolunuz düşerse mutlaka deneyin derim. Burası küçük bir köy zaten, seramik satılan pek çok minik dükkân da var.IMG_3204

Skamnia köyünü geride bırakınca, güzel bir yolda ilerleyip ileride adanın en turistik merkezi olan Molivos ya da eski adıyla Mithymnia karşınıza çıkacak. Molivos eski bir kasaba, merkezi ve birbirinden güzel evleri UNESCO koruması altında. Tepede iyi korunmuş bir kalesi de var ama o kadar sıcaktı ki o sırada benim bile gözüm görmedi. Biz öğle saatlerinde gitmiştik, bu saatte çok sıcak oluyor ve etraf çok sessiz sakin (turist kalabalığı dışında), biraz daha ilerleyen bir saatte gitmenizi tavsiye ederim. Hediyelik eşya alma işini buraya bırakmamanızı da; fiyatlar biraz daha yüksek zira. Ama evlerine diyecek bir şeyim yok, insan bakmaya doyamıyor. Molivos’u arkanızda bırakınca önünüzdeki yol sizi deniz kenarındaki Petra’ya çıkaracak. Öğle yemeği ve deniz molası için ideal bir nokta. Bundan sonra artık yol sizi adanın iç kısımlarına yönlendirecek, adanın ovadan oluşan orta bölümünü de görebilirsiniz. Bir süre sonra ileride Kalloni Körfezi’ni göreceksiniz. Kalloni adında ufak bir kasaba da var, Kalloni Körfezi’nden tuz çıkarılıyor, Mitilini’de yerel ürünleri satan ve aynı zamanda çay, kahve servisi de olan minik bir dükkândan satın alabilirsiniz. Biz eski yöntemle yani bildiğiniz yol haritasından bakarak yolumuzu kolayca bulduk aslında (daha iyi bir araç kiralarsanız navigasyon da mecvut) bir tek Kalloni’den çıkarken sorun yaşadık, tabelalar duvara yakın ve ağaçlar kapatmıştı, fark etmeden Parakila’ya kadar gitmişiz, Sappho’nun daveti diyelim biz. Geri dönüp köyün içindeki tabelaya göre yönümüzü bulduk ama Mitilini tabelasını Latin harfleriyle değil Yunan harflerini okumak gerekti. Yolumuzu bulduktan sonra yine çam ağaçlarıyla kaplı güzel bir yoldan otelimize döndük. Siz yol üzerinde şirin Agia Paraskevi köyüne de uğrayabilirsiniz.

Güney rotası: Gera, Larisos, Plagia, Agios Isidoros, Plomari

OuzosevIMG_3160erler bu rotaya lütfen! Çünkü bu rota sizi ouzo’nun başkenti Plomari’ye götürecek. Plomari yolunda epey dar ve çok virajlı kısımlara denk geldik, ama zeytin ve çam ağaçları arasından gidilen güzel bir yoldu. Zaten adanın hangi yolu virajlı ve dar değil ki! Plomari sakin, güzel bir kasaba. Güzel plajlar, masmavi bIMG_3151ir deniz bulacaksınız, burada yüzün yoksa pişmanlık duyabilirsiniz. Özellikle de Plomari’ye gelirken yol üzerindeki Agios Isidoros plajı Yunanistan’ın en iyi yedinci plajı, deniz çok berrak gerçekten. Denizini en çok beğendiğim yer burasıydı. Plomari’de etrafta birçok Kuzey Avrupalı görebilirsiniz, emekli olunca buralarda ev satın alıp yazları/kışları buraya yerleşiyorlarmış. Plomari’nin en bilinen ouzo’su Barbayanni ailesine ait. Fabrikalarının ön kısmı ouzo müzesi, arka kısmında da satış yapılıyor, ouzo’ları kesinlikle çok lezzetli. Plomari’de deniz ürünleri yemeyi de unutmayın.

Kısa kısa…

* Midilli’ye geliyorsanız balık ve deniz ürünü seveceksiniz! 4 gün boyunca bıkmadan usanmadan balık, meze ve deniz ürünü yedim. Burada daha çok pötikare masa örtülü, tahta sandalyeli daha salaş tavernalar var. Ada genelinde fiyatlar üç aşağı beş yukarı aynı. Kimse ne fiyatı çok düşürüyor ne de fiyatlara “turistik ayar” veriyor. Dediğim gibi samimi bir ada. Buradaki taverna sahiplerinin çoğu aileden bu işi yapan kişiler, yani nesillerdir lokanta işletiyor, meze hazırlıyor, balık pişiriyorlar. O yüzden çok güzel bir lokanta adabı var, mezeler fabrikasyon değil kesinlikle. Örneğin favayı hazırlar hazırlamaz sıcak sıcak çukur bir tabakta servis ediyorlar, samimiyet işte. Bir de adanın spesiyalitesi “ahtapot ızgara”, ister soslu ister sade. Adada bayağı bir ahtapot stokladım, tabii ki midemde! Kurutulmak üzere her yere asılı ahtapotlar göreceksiniz. Bir de kulağınıza içinde mutlaka “sagapo” geçen Yunan müziği çalınacak. Ya da radyoyu açtığınızda Türk müziği de duyacaksınız.

* Mitilini’nin gece hayatı gayet hareketli. Yukarıda da yazdığım gibi hayat yavaş akıyor ve etraf geç saatlerde hareketleniyor. Akşam dokuz on civarında yemek yiyebilir ilerleyen saatlerde gece hayatına geçebilirsiniz.

* Midilli’de pastaneler ve kafeler insanın içini açıyor, kahveler ve pastane ürünleri lezzetli. Tabii bu arada belirtmek gerek nereye gitseniz masaya oturur oturmaz koskoca bir şişe soğuk su bırakılıyor masanıza, tabii ki ücretsiz. Bitirirseniz ikincisi de ikram, üçüncüyü denemedim bilemiyorum! Frappe’yi iyi hazırlıyorlar, ben Yunan kahvesini de seviyorum. Mitilini’de çarşının içinde aralarda aile işletmesi gibi mütevazı bir yerde de lezzetli, deniz kenarındaki daha şık kafelerde de. Ama fiyatlar hiçbir zaman dudak uçuklatacak cinsten değil. Paskalya çöreğini hem büyük hem de çok lezzetli yapıyorlar. Sahilde büyük bir pastane var, sanırım her gün çıkarıyorlar ancak akşamüstüne çörek kalmıyor, çarşının içindeki minik pastanedeki de çok lezzetli. Benim gibi İngilizce sormaya çalışmayın, doğrudan paskalya çöreği deyin, anlıyorlar.

* Yunanistan ne zaman ciddi bir ekonomik krize girdi, çareyi Türkleri adalara çekmekte buldu. Böylelikle iyi bir turizm geliri elde ettiklerini düşünüyorum. Türkiye’ye yakın olan adalar Türk turistlere alışmışlar bence. Menüler Türkçe, siparişinizi de büyük ölçüde Türkçe verebiliyorsunuz. Araya birkaç Yunanca ifade de sıkıştırınca çok hoşlarına gidiyor. Adada Türkiye’de akrabaları olan ya da Türkiye’den gelmiş insanlarla da tanıştık.

* Bu kadar yazmışken işin maddi kısmını da es geçmeyelim. Midilli’de dört günlük bir tatil inanın Türkiye’de Temmuz, Ağustos aylarında yapacağınız bir tatilden çok çok daha uyguna mal olacak size. Midilli’ye Ayvalık’tan feribotla ulaşabilirsiniz. Hemen hemen 1,5 saat sürüyor. Tur şirketiyle anlaşıp giderseniz limanda vize alma şansınız var. Evraklarınız bir gün önceden pasaport bürosuna ulaşıyor ve siz sadece gittiğinizde evrakları ve ücretini uzatıp vizenizi alıyorsunuz. Türkiye’deki tatil beldelerinde ödediğiniz hesapları düşünün ve o rakamı üçe bölün çünkü burada ödeyeceğiniz hesap tam da bu kadar.

Ada tutkusundan girip Midilli’de ödenen hesaptan çıktım. Demek ki aslında içten içe bir gezi yazısı yazmak istemişim hep. Midilli’de geçirdiğim birkaç günün bende uyandırdıkları bunlardı. İleriki yazlarda tekrar Midilli’de vakit geçirmeyi çok isterim açıkçası. Bundan sonra bu ada manyağını dünya denizlerindeki hangi ada bekliyor bakalım? Tuvalu da olur, Galapagos Adaları da, belli mi olur belki bir gün oralara gider ve oraları yazarım buraya.

“Sadece

Hava da olsa,

ölümsüzdür

dilimdeki sözcükler”

                                        Sappho

Çayın olduğu yerde umut vardır!

“Where there is tea, there is hope.” Yukarıdaki cümlenin İngilizce orijinali, instagramda bir fincanın üzerinde gördüm, çok hoşuma gitti. Her sabah birçoğumuzun ilk iş olarak demlediği, kimisinin onsuz uyanamadığı, çoğunlukla misafirperverliğin, pek çoğu için keyif sürmek için içilen buharı üzerinde kırmızımsı içecek çay. Çay deyince aklımıza ilk olarak kırmızı renkte ince bardakta sunulmuş sıcak bir içecek imgesi geliyor. Oysaki dünyanın farklı yerlerde çayda bambaşka renkler, anlamlar yüklü. Sıkı bir çaysever ve dünyanın en çok çay içen insanlarının yaşadığı bu topraklarda doğmuş büyümüş biri olarak çay benim için  kahvaltıya eşlik eden bir içecekten ibaret değil.  Benim için bu kadar vazgeçilmez bir içecek olan çay hakkında üç beş satır yazmamak olmazdı.

Hiçbir zaman kahve insanı olamadım. Onun da ayrı bir güzelliği ve tutkusu vardır diye düşünüyorum. Kahveyi de her gün belirli bir alışkanlık dahilinde olmasa da severek tüketiyorum ama çay kadar rahat tanıdığım, kokusundan aromasını ve demini anlayabildiğim bir içecek henüz değil. Kısacası kahvenin dilinden anlamam için daha kırk yıl ‘kahve’ tüketmem gerekiyor. Oysa çay öyle mi? Kendisiyle çocukluğumdan gelen bir bağ var aramızda.

Çaya tutkuyla bağlanmam dokuz yaşındayken oldu sanırım, çalışan anne babası nedeniyle akşamüstü eve kendi girip kendi kendine takılan bir çocuk olma zorunluluğu yüzünden hep. Bu konu hakkında ayrı bir yazı daha çıkar çünkü arada annemin evde oluşuyla ilgili ne hayaller kurardım, bu hayallerde mutlaka fırından yeni çıkmış bir kek ve buharı üzerinde bir bardak çay olurdu. Şimdi sızlanmayı ve duygu sömürüsünü bırakıp konuma geri dönüyorum. O yıl üçüncü sınıftayken evde tek başına kalmaya başlamadan önce de anneannemle adada yaz tatillerinde veya sömestr tatilinde akşamüstü tam beşte içtiğimiz beş çayımız vardı. Boşuna siz hakkımda kısmına yollanmadan ben söyleyeyim: Herhangi bir İngilizlik yok efendim, ailemize bu beş çayı adeti nereden gelmiş bu konu hakkında da pek geriye gidemedim. Ama okuduğunuz gibi genlerimizde bir adet 5 çayı geni var ve ben bunun en çok bana aktarıldığını düşünüyorum. 1836925_539023016211817_1643639637_o

Annem babam eve gelene kadar geçirdiğim üç bilemediğiniz beş saatte tek başıma bir sürü şey yapmayı öğrendim. Çay da çocukken yalnız başına geçirilen bu saatlerin kazanımların bir tanesiydi. Tabii çay demlemekten kastım koca bir çaydanlık ve demlik kullanmak değil. O zamanlar Türkiye’de yeni yeni çıkan ‘poşet çay’lar kendi ellerimle hazırlayıp keyfini sürdüğüm ilk çaydı. Hem çok da kolaydı zaten: Bir tıkla su ısıtıcısını çalıştırıyorsun, su kaynayınca fincanın içine yerleştirdiğin çayın üzerine döküyorsun, beş dakika sonra çayın hazır! Çayla gelecekte yakın bir ilişkimin olacağının sinyalleri o zaman varmış bence. Çünkü bir süre sonra bu çay beni hiç ‘kesmemeye’ başladı. Tek başıma takıldığım ve aslında ondan da önemlisi çocuk olduğumdan demlikte çay demleme gibi bir maceraya hiç girişmedim. Ama çok daha ufak çaplı bir mutfak eşyası imdadıma yetişti: cezve. Orta boy bir cezvemiz var, hep el altında. İşte ben onda çay demlemenin ustası oluyorum. Hem de artık poşet çaylarla oyalanmıyorum, büyüklerin içtiği siyah, toz çaya terfi ettim. Suyumu yine ısıtıcıda kaynatıp göz kararı çay eklediğim cezveye döküyorum sonra bu cezveyi ateşe oturtuyorum (bu kısmı ileriki yaşlarda ileri seviye çay demleme denemelerimde geliştirmiş olabilirim çünkü 9 yaşındayken ocakla işim olduğunu sanmıyorum) bir taşım da burada kaynatıp üzerine çay tabağı kapatıyorum demlenmeye bırakıyordum. Demi çıkmamış çayın kokusu nasıl olur, üzerindeki hafif köpük hangi aşamada yok olur gibi çayseverliğin minik detaylarını da yine bu yaşta öğrendim.

Bir gün çok iyi hatırlıyorum, yine akşamüstü okuldan eve geldim. Ev kıyafetlerimi giyip mutfağa gittim, her zamanki gibi çay saatim geldi. Ama o da ne? Çay yok! Bende hafiften alarm çanları çalıyor, gören de kırk yıllık tiryakiyim ve çaysız sigarasız bir satır yazamayan yazarım zannedecek. En büyük keyfim çay yanına bisküvi eşliğinde sevdiğim bir çizgi film izlemekten başka ne olabilir ki? Her tarafı arıyorum tarıyorum ama çay gerçekten kalmamış. Çay keyfi yapmadan olmaz ki ama! İşi annemi işyerinden aramaya kadar vardırdım. Şu an bu konuşmayı tabii ki hatırlamıyorum ama şöyle bir şey olurdu sanırım:

Anne: “Alo?”

Elleri titreyen çay tiryakisi minik kızı: “Anne? Anne, evde çay kalmamış! Ben ne içeceğim şimdi? Çaysız n’olacak? Homur, homur, homur, homur……”

Anne: “Hay Allah, e içmesen olmaz mı kızım? Neyse tamam daha fazla mızırdanma, bir başlayınca susmazsın sen. Mutfağa git, şurayı aç oralara bak bakayım orada yok mu?”

Kızı (orayı burayı karıştırmış ama hala bulamamıştır): “Of, of! Yok yok yok! Nerede bu çay? Ben çaysız n’apacağım ama! Homur homur homur….”

Anne: “E, peki ben ne yapabilirim buradan? Bugünlük de içmeyiver, akşama yaparım ben sana.”

Kızı (çaya benzer bir şey görmüştür, düşünmektedir): “Anne? E, burada çay vaar. Ama çok garip bir çay, portakal gibi kokuyor. Üzerinde de İngilizce yazıyor ama ben daha o kadarını anlamam ki. Bundan içeyim, olmaz mı?”

Anne: “A-a, nereden geldi ki acaba onlar? Ha tamam, deden getirmiştir, İngiltere’den galiba. Neyse içeceksen içebilirsin onlardan benim işime dönmem lazım mesai bitiyor.”

Muhtemelen yukarıdaki gibi bir diyalog geçmiştir aramızda. Ama ben o karton şurup kutusu gibi uzunlamasına çay kutularını bulunca hazine bulmuş kadar oldum. Hemen gittim cezvede demledim o çayı. Tabii bizim her zamanki siyah çaydan çok çok daha yoğun ve kokulu oldu. Meğer o çaylar bergamotlu Earl Grey’miş! Ben de İngiliz çay kültürü ve İngiliz uyarlamaları neden bu kadar hoşuma gidiyor diyordum! Dokuz yaşıma inmek gerekliymiş.

IMG_2894 Bu yazıyı yazarken çayla ilgili bilgilerimi tazelemek için wikipedia’daki çay makalesini tekrar  okudum. Çok detaya girmeyeceğim, sonuçta makalenin Türkçesi de özet bilgi veriyor. Çay  sözcüğünün kökeni tahmin edebileceğiniz gibi Çin’e dayanıyor, Mandarin lehçesinde ç’a ve  Amoy lehçesindeki t’e şeklinde iki kullanımı var. Zaman içerisinde bu iki kullanım farklı  coğrafyalara yayılır. Örneğin bizim gibi Doğu toplumları daha çok Mandarin kullanımını  türetirken, Hollandalı tüccarlar sayesinde Avrupa dillerinde ise Amoy lehçesindeki kullanım  yaygınlaşır. Eh, buradan da Doğuyla tarihsel bir bağımızın olduğu ortada.

Çay alışkanlıklarımızı ve tarihini göz önüne alıp sakın çayın ülkemizdeki tarihinin çok eskilere  dayandığı yanılgısına düşmeyin. Günlük hayatımızın bir parçası olan çayın ülkemizdeki tarihi  1900’lerin başı kadar yeni aslında. Onun öncesinde varsa yoksa kahve, tabii ki kahveden de  kastımız artık kahve çeşitleri karşısında ayırt etmek için başına ‘Türk’ eklediğimiz kahvemiz.

Çaykolik mi çaysever mi?

Çaykolik ile çaysever arasında bir ölçü farkı var haliyle. Benim ibrem daha çok çayseverliğe yakın. Siyahıyla, yeşiliyle, beyazıyla çay bitkisinden elde edilen çay en sevdiğim alışkanlıklarımdan bir tanesi. Bitki çayları da aynı şekilde. Çaykoliklik biraz daha bağımlılık ölçüsünde bana kalırsa, oysaki çayın da fazlası zarar.

Yazımı bir siyah çayseveri mutlu veya çayseverin tüylerini diken diken edecek davranışları sıralayarak bitiriyorum, tamamen kendimden yola çıkarak yazdım.

Bardağınızdan, evinizden, elinizden çayınız eksik olmasın efendim!

Bir Çayseveri Mutlu Edecek Davranışlar

1. Güzel bir harmandan gelen mis gibi dem kokusu tüm çayseverleri doğrudan mutfağa yöneltir. Bir çayseveri etkileme niyetindeyseniz kişinin tercihine göre birkaç farklı bölgeden çayı farklı ölçülerde harmanlayabilirsiniz. Güzel çay demleme yöntemleri türlü türlü, herkes bu konuda fikir sahibi, yıllar içinde kendine ait bir demleme yöntemi geliştirmiş. Biraz sorup soruşturunca en az birkaç tane fikir edinmek işten bile değil. Yok eğer ben çay ve çay demleme hakkında daha detaylı ve bilimsel bilgi edinmek istiyorum diyorsanız o zaman buyurun teapotea’nin sayfasına. Ben de kısa bir süre önce keşfettim sayfasını ve çay konusunda eğitimli birinden yazılar okumak harika. (www.teapotea.com)

2. Çaysever olduğunu söyleyen/ayrıntılardan öyle olduğu belli olan birinin kalbini çalmaya çalıştığınızı düşünelim. “Onu nereye götürsem acaba?” diye düşünüyorsanız ve İstanbul’da yaşıyorsanız bence tek adres var: Dem Karaköy. Şu sıralar epey ‘trendy’ bir çay evi olan Dem Karaköy’de 60 çeşit çay arasından seçim yapmak zor. Dem’de en sevdiğim yer aşağıya inen (tahmin edebileceğiniz gibi wc istikametine) minik merdivenlerin solundaki duvar. Bu duvarda elinde porselen fincanlarıyla ünlüleri görebilirsiniz. Ne zaman merdivenlerden çıksam çay içen morrissey’le göz göze geliyoruz mesela. Bu tür çay mekanlarının artması en büyük arzumuz.

Bir Çayseverin Tüylerini Diken Diken Edecek Davranışlar

1. İlk örnekten yola çıkalım: Bir çayseveri etkilemek amacıyla ona elinizle çay ikram etmek istiyorsunuz. Çaysever kişi içeride sabırsızlıkla çayını beklerken elinizde fincanlarla kapıda görünüyorsunuz. Ama misafirinizin birden beti benzi atıyor. O da ne? Elinizdeki kocaman seramik fincanın kenarından suç aletiniz kendini ele veriyor: Poşet çay!! Şimşekleri bir anda üzerinize çektiniz, artık çaysever kişinin kişiliğine ve aranızdaki samimiyetinize göre cezanızı bekleyebilirsiniz, afiyet olsun!

2. Benzer bir durumu kafede canlandıralım: Çay için menüde biçilen fiyat 5 tl ise vardır bir bildikleri deyip çay sipariş ediyorsunuz ama yine aynı terane: Çay özensiz bir seramik fincanın kenarında sallana sallana size geliyor. O sırada çayseverin aklından neler mi geçiyor?: Muhtemelen poşet çayın ipleriyle çayı getiren kişinin bileklerini bağlayıp bir kenara oturtuyor ki bir daha kimseye böyle bir çay ikram edemesin. (olmazsa olmaz kişisel not: fiyatını 5 tl olarak belirtmemin neden, 10 yıl kadar önce bu sahneyi birebir yaşamış olmam)

Yeni Yıla Eski Yazı

Yeni yılın ilk yazısını yazmak için çok ama çok geç kaldığımın farkındayım. Araya giren yılbaşı koşuşturması, kısa sayılabilecek ama yine de epey vakit alan bir kitap çevirisi, okunan birkaç kitap, gezilen mekanlar, gidilen konserler, sinema filmleri derken 2014’ün ilk ayını neredeyse bitiriyoruz. Aklımda daha kapsamlı ve ilgi çekici birkaç yazı fikri halihazırda var ama sevgili blog’um ve (her ne kadar sayısı hala az da olsa) sevgili okur, şu an için sıfırdan bir yazı yazacak vaktim ne yazık ki yok. Aklımdaki yazıları zamanın elverdiği ölçüde yazana kadar geçen yazımda bahsi geçen göçmen kışlar yazımı noktasına, virgülüne dokunmadan burada paylaşmak istiyorum.

Yazıyı geçenlerde bilgisayarımın tozlu yazı arşivlerinde buldum ve yıllar sonra bir kez daha okudum. Dosyaya ‘kar taneleri’ adını vermişim o dönem, oysaki yazının başlığı ‘göçmen kışlar’ olarak duruyor. Garip bir his, uzun zaman önce karaladığım satırları okurken kapıldığım bir başkası yazmış da ben okuyormuşum hissi sardı beni. Bu sabah tombul kar tanelerini ellerimle tekrar hissettikten sonra üzerinde sonradan pek düşünmediğim yazı düştü aklıma. Aklınızda oluşabilecek her türlü olumlu ya da olumsuz eleştiride bu yazının Aralık 2005’te kaleme alındığını, o zamanlar 22 yaşını bitirmek üzere olan çiçeği burnunda bir çevirmen olduğumu dikkate alırsınız, değil mi? Evet hazırsanız, iyi okumalar!

 

GÖÇMEN KIŞLAR

 

     Kar taneleri… Birbirinden farklı… Büyüklü, küçüklü…Sakin, telaşlı…Aslında insanlar gibidir kar taneleri, her biri kendine özgü, birbirine hiç benzemeyen… O yüzden mi insanlar da kar taneleri gibi savrulup gitmek ister acaba? Evet, kimisi kar tanelerine özenir, bulunduğu yerden çok uzaklara savrulmak ister, orada bir yerde kar örtüsünün bir parçası olmak… Kimisi de sadece uçmaya özenir, kar tanesine dönüşüp gökyüzünden nazlı nazlı yere süzülmek ister… Acaba hangisi isteğine ulaşır, ya da hiç ulaşabilen var mıdır?

 

     Her mevsim, herkeste farklı duygular uyandırır. Ancak, nedense, kış pek de rağbet gören mevsimlerden değildir. Rakipleri yaz veya ilkbahar kadar albenili, sıcak ya da coşku dolu değildir tabii ki. Sonbahar ise, hüznüyle, bitmek bilmeyen yağmur fonlu yalnızlıkları ve melankolisiyle zaten ayrıdır hepsinden. Geriye bir tek gri, karanlık ve soğuk kış kalır, o sevilmesi kolay olmayan kış. Ancak, kış bu ‘açığı’ her yanı çocuksu bir saflığa bürüyen ‘kar’la, eşsiz kar taneleriyle ve izlemeye doyulmaz manzarası ile kapatır. Kar, başlı başına, kışın en anlatılmaya değer mucizesidir. Kar tanelerinin doğaya diktiği kıyafet, burnu üşümüş kardan adamlar, çocuk kahkahalar ve karın yağışını izlerken içilen sıcak çikolatanın ağızda bıraktığı tat, kışın en yaşanası yönleridir. Ancak, kışın insanların en çok kaçmak, savrulup gitmek istedikleri mevsim olduğu bir gerçektir aynı zamanda. Göçmen kuşlar gibi kanatlarımız yoktur ki bizi uzak diyarlara taşıyacak, sıcacık günler geçirmemizi sağlayacak. İnsanların içlerinde kar taneleri düşleri yeşertmeye başlamaları da bu ana dek düşer işte. Ama bu düş hafızamızdaki eski düşler mezarlığındaki yerini alır, böyle olmalıdır da. Çünkü sıcak, yaz kokulu akşamları yaşayana, sahilde uzun yürüyüşler yapana, ağustos böceklerinin seslerini duyana, çiçeklerin tomurcuklanmasını görene kadar; kar tanelerini yüzünde hissetmeye, çocuklar gibi kahkaha atıp kardan adam yapmaya ve bazen de burnunun üşümesine ihtiyacı vardır insanın. Durulmaya, düşünmeye ihtiyacı vardır. Doğanın dört hediyesinden biri olan kışı, beğenilmemiş bir hediye gibi bir kenara atmamalı, onu kabul etmeli, onun tadını çıkarmalı, onu küstürmemelidir. Kaldırıp kafamızı camdan dışarı bakmalıyız, hele bir de kar varsa o camdaki resimde bolca keyiflenmeli, yoksa da o çıplak dallarıyla yalnız duran ama bir o kadar da rüzgârlara, fırtınalara direnen ağaçlara, soğukta yiyecek bir şeyler arayan güvercinlere bakmalı, durup düşünmeliyiz. Onlar nasıl her şeye direniyorsa, biz de hayata karşı dayanıklı olmalı, onun mucizesini tekrar irdelemeli ve belki de, artık, kar taneleri gibi savrulmamalı ve olduğumuz yerde kalmalıyızdır, hem kışı sevmek hem de hayatı ‘her yönüyle’ yaşamak adına…

 

Kışı Sevme Rehberi

Kışın kendisini dibine kadar hissettirdiği günlerdeyiz – hatta şu an bu satırları okurken bile kar taneleri süslüyor ekranınızı! Hayli kısa olan gündüzlere genellikle gri bulutlar, yağmur ve hatta kar eşlik ediyor. Güneşi görebildiğimiz şanslı günlerde ise ayazdan burnumuzun ucunu dışarı çıkaramıyoruz. Akşamüstü 5’ten önce kararan hava, uzun akşamlar vs. Bu cümlelerden sonra çok da kışsever biri olmadığım ortada. Zaten yazının başlığından anlaşılabileceği gibi bu benim gibi kışı çok sevmeyen birinin aylar süren kışı sevme çabası sonucu ortaya çıkmış bir rehber.

Kış da güzeldir!

Yıllar önce ben daha mini mini, yeni mezun bir çevirmenken o zamanlar çalıştığım kurumun kendi personeline yönelik yayımladığı kültür sanat dergisi için bir yazı yazmıştım. Yılın yine bu zamanlarıydı ve ben her yıl olduğu gibi kış hakkında derin düşüncelere dalmıştım. Yazdığım yazının temel argümanı kışın aslında çok sevilmediği – edilgen bir cümle olduğuna bakmayın öznel bir yargı elbette – doğa nasıl yeniden doğmadan önce durup kendi zamanını yavaşlatıyorsa insanın da kışa ihtiyacı olduğu ve kışın da aslında ‘sevilebilir’ olduğu idi. Üzerinde bir hayli kafa yorduktan sonra başlığın ‘göçmen kışlar’ olmasına karar verdim ve yazımı teslim ettim. Bir ay kadar sonra e-dergi yayımlandığında beni bir sürpriz bekliyordu: Kuşlara yapmış olduğum göndermeden eser yoktu, hatta muhtemelen harf hatası olduğu düşünülüp başlık ‘göçmen kuşlar’ olarak değiştirilmişti. Yazımı okuyanların içerik ile başlık arasındaki alakasızlık hakkında ne düşündüklerini hiç öğrenemedim.

Bu anekdottan sonra ara başlığa dönecek olursak, ‘kış da güzeldir!’ gibi bir cümlenin benim gibi bir kışsevmezin – hem de Şubat doğumlu bir kışsevmez – ağzından çıkması çok zor ama ben de herkes gibi çabalıyorum. Kış ile o kadar uzun bir süre birlikte geçiyoruz ki haliyle onu kendim için biraz daha sempatik kılmaya çalışıyorum. O yüzden böyle rehberler, listeler hazırlama telaşındayım.

Aslında kışı sevmeme nedenlerimin kaynağına ulaşmak için çocukluğuma kadar inmeye gerek yok, çünkü çocukken ben de her çocuk gibi kar yağınca sevinçten tepinir, karlarda yuvarlanır, okul tatil olsun diye ne dualar ederdim. Yine böyle okulun tatil olduğu, kardeşim ve teyzemle dışarıda kartopu oynamaktan geldiğimiz gün günlüğüme yazdıklarım safi mutluluk dolu. Bana kalırsa ne olduysa üniversite yıllarım için kendimi birden hayatımda daha önce gitmediğim, dolayısıyla benim gibi bir deniz çocuğunun başına nasıl bir çorap öreceğini hiç bilmediğim Ankara’da bulmamla oldu. Aslına bakılırsa o zamanlar çok seviyordum karı, tamam kışın eziyetini değil, çünkü eksi 5 dereceye indiğinde hava ısındı diye sevindiğimiz, dışarıdayken kulağımız kırılır mı diye ciddi anlamda düşündüğümüz, buzun üzerinde zarif bir buz dansçısı gibi süzülerek derse gitmeye çalıştığım bir kıştan söz ediyorum. Karın en az 3 hafta kadar yerden kalkmadığı, hatta Beytepe’de neredeyse Nisan ayına kadar asfaltla bir bütün oluşturduğu, ayazın soluk kestiği bir kış. Fakat yine de böyle bir havada çok sevgili ev arkadaşım Zeynep ile karlarda çocuklar gibi yuvarlanıp, kardan adamlar yapardık. Sanırım o 4 yıl sonunda kış ve kar benim için bitti, hani şöyle bize özgü bir hareketle iki elimizi pehlivanlar gibi birbirine sürerek ‘Tamam, bitti!’ deriz ya, tam o öyle oldu. Benim bütün kar, kış kontenjanım uzun ve kar, buzla dolu geçen 4 yıl kadarmış. Ama ben yine de kış gelirken çevremdekilerin duyduğu heyecanı, camdan karın yağışını izlerken herkesin yüzündeki o çocuksu bakışı tekrar hissetmek istiyorum. Bu nedenle de kendime aşağıdaki gibi bir rehber hazırladım.

1. Kitaplar, yazılar, müzik, sinema ve çokça ev

Akşam eve gelmişsiniz, dışarısı zifiri karanlık, muhtemelen de çok soğuk. Kapıdan içeri giriyorsunuz, sıcacık ev kıyafetlerinizi giydikten sonra mutfağa yönelip önce kendinize sıcacık bir içecek hazırladıktan sonra okuma köşenize çekiliyorsunuz. Tıpkı inzivaya çekilir gibi. Dizlerinizin de üzerine ekoseli yün battaniyenizi serdiniz ve müziği de açtınız mı tamamdır.

IMG_2134

Bu, kışın geleceğini idrak ettiğim sonbahar günlerinde zihnimde canlandırmaya çalışıp kendimi mutlu ettiğim bir imge. Bir keresinde yandaki gibi bir fotoğrafını da çekmiştim – tabii ki puf kadar rahatsız bir yerde oturup okumuyorum. Hakikaten serin sonbahar ve soğuk kış günlerinin okuma yazmaya göz kırptıklarını düşünüyorum. Havalar güzelken daha tasasız ve uçarı günler geçirebiliyorken zamanın havanın kendisi gibi ‘donduğu’ kış günlerinde daha içimize dönüp kafa yormaya başlıyoruz. Okuyacağımız romanları, öyküleri seçiyor ve hatta belki her zamankinden daha çok şiir okuyoruz, satırların altlarını çize çize. Defterler dolduruyoruz çalakalem yazılarımızla, alıntılarımızla. Edebiyatla daha yakın bir ilişki kuruyoruz kısacası.

Kışın daha da yakınlaştığımız bir alan da sinema. Bazen iş yerindeyken ya da eve gitmeye can attığım bir anda şöyle bir görüntü belirir zihnimde: Evdeyim, en sıcak tutacak kıyafetlerimi giyip üzerime ekoseli battaniyemi örtmüşüm (evet fotoğraftakinin ta kendisi!), elimde bir fincan çayla film izliyorum. Aslında filmin tarzı da aklımda: 19. yüzyıl İngiliz klasiklerinin uyarlamalarına bayılıyorum! Çay, ekose, battaniye üçlüsü bana fazlasıyla İngiliz country tarzını çağrıştırdığından olacak gözümün önüne Sense and Sensibility veya Emma‘dan sahneler canlanıyor.  Şahsen ben kışın hem evde hem de sinemada daha çok film izlediğimi fark ettim. Dışarıda hava soğukken, yağmurlu hele ki karlıyken oturup sıcak bir fincan içecek eşliğinde güzel bir film izlemek de ayrı bir zevk.

Hayatımın olmazsa olmaz tutkularından biri de müzik. Günde 3-4 saatten az müzik dinlediğimi hatırlamıyorum, sabah günüm müzikle başlıyor, çalışırken de müziğim kulağımda bana eşlik ediyor – ve tabii tahmin edebileceğiniz gibi bu satırlara da. Dolayısıyla kışın diğer mevsimlere kıyasla daha fazla müzik dinlediğimi söylemek doğru olmaz. Ancak kışın ruhuna uygun daha karamsar, daha derin ve anlamlı sözlere sahip müziğe daha eğilimli olduğum da bir gerçek. Kışı hissettiğim gri, yağmurlu ve soğuk günlerde elim daha fazla indie rock, alternative rock, Brit rock, caz standartlarına gidiyor. Yılbaşı ve Batı’daki Noel zamanını hariç tutuyorum elbette. O dönemde etraf pek bir şenleniyor, kışın hüznü ve karamsar müzikleri bir süreliğine ortadan kayboluyor. Hatta belki Amerika veya Avrupa’da yaşayanlar için 2 ay boyunca bitmek tükenmek bilmeyen ‘neşeli takılmalıyız çünkü Noel yaklaşıyor’ melodileri bir süre sonra işkenceye dönüşürken fazla dozda kırmızı-yeşile, parıltıya, parlak ışıklara maruz kalmak ise kaşıntıya neden olabiliyor.

2. Kışa has tatlar, kokular

Kışa has tatlar ve kokular benim başımı döndürüyor! Buradan tabii pek sevemediğim karnabahar veya lahananın pişerken etrafa yaydığı kokuyu kast etmiyorum. Kışla ilgili beni heyecanlandıran tatlar salep, boza, birazcık tarçın, biraz zencefil, karanfil ve sıcak şaraptaki karanfilin kokusu ve zencefilli kurabiye adam (ya da artık İngilizce adıyla da tanıdığımız gingerbread men). Sevdiğiniz bir insanın size pişirip üzerine hafif tarçınla ikram ettiği salep kadar güzel bir lezzet var mıdır bir kış akşamında? Ya da eskiden sokaklarda gezinen bozacıların ‘Boozaaa’ diye uzatarak aklınıza düşürdükleri bozayı yanında leblebi ve yine tarçınla birlikte tüketmek sanki bizi bir anda çocukluk yıllarımıza geri götürür. Sanırım çocukken saleple başım pek hoş değildi ki boza, tarçın ve leblebi üçlüsünün tadı ve kokusu daha fazla şey çağrıştırıyor bana. Rahmetli babamın bozacıyı duyup o anda gidip boza alıp getirmesi ya da birlikte çini soba başında oturduğumuz karlı bir Heybeliada gecesinde anneannemin bana boza ikram etmesi. Ya da yıllar yıllar sonra eski çalıştığım yere yürüme mesafesindeki Vefa Bozacısının eski haliyle duran eşyaları, sıralanmış boza bardakları, tahta oturma yerleri, kim bilir kimleri buyur etmiş eski kapısı. Yine kışın çok sevilen sıcak çikolata benim de favorim. Bir süredir yapmıyorum ama aslında dışarıda lapa lapa kar yağarken karanlık odada perdeyi araladıktan sonra pencerenin karşısına geçip bir fincan sıcak çikolata içmek gerçek bir kış keyfidir. Bir de ben kışın kurabiye pişirmeyi çok seviyorum. Hele de bizim yılbaşı kurabiyesi de dediğimiz ama aslında Noel zamanı pişirilen zencefilli kurabiyeleri hem pişirmesi hem de yemesi çok zevkli.

IMG_2702Bu kurabiyeleri ne zaman pişirsem veya yesem aklıma sevgili arkadaşım Cindy geliyor, kendisi bu kurabiyeleri İstanbul’dayken ‘ev Noel koksun diye’ pişirir ve bize ikram ederdi. O kurabiyelerin baharatlı kokusunun şu an bile burnuma geldiğine yemin edebilirim. Sağ tarafta gördüğünüz mutlu kurabiyeler de kısa bir süre önce pişirdiğim Spice Girls’e rakip Spice Boys! Harika baharatlı kokuları ve tatlarıyla kışı sevmeme yardımcı oluyorlar.

Şimdi sokakta bir kış günü yürüdüğünüzü hayal edin. Burnunuza hangi koku gelir? Tabii ki egzoz ve kirli hava kokusu diyecek bazı metropol sakinleri. Ama değil. Bu koku, size kışı hatırlatan başka bir yiyeceğin kokusu. Gözlerinizi biraz etrafta gezdirirseniz, tezgahının başında kestaneleri pişiren amcayı göreceksiniz. Kendisini yazın kaynamış/közlenmiş süt mısır satmasıyla tanıyorsunuz zaten. Bir de asıl evde soba üzerinde pişirilen, odayı (evi diyemeyeceğim çünkü sobalı evde genelde ısı kaçmasın diye sobalı odanın kapısı kapalı tutulur) kokusuyla saran kestane kebap vardır. Tipik bir apartman çocuğu olduğumdan çocukluğum sobalı bir evde geçmedi ama adaya yapılan anneanne dede seferleri sayesinde sobanın eve kattığı güzelliklerden nasibimi aldım. Sobanın o evde sürekli yaşayanlar için bir keyif nesnesinden çok bir uğraş kaynağı olduğunu da biliyorum ama benim geçirdiğim kısa sürede soba üzerinde kestane pişen, karşısında kedi gibi mayışılan sıcacık bir güzellikti. Artık soba da şehirli evlerden çekildi çekileli seyyar kestaneci amcanın pişirdiği kestaneler evde soba üzerinde yapılanlarla aynı tadı vermiyor.

3. Vee gerisi biraz hayal gücü…

Yazımı çok uzattığımın farkındayım, örnekleri Rabelais’ın listeleri gibi uzatıp çoğaltmak mümkün. Ama sanırım hepsinden önemlisi etrafa nasıl gözlerle baktığımız. Dış dünyaya müzmin bir kışsevmez gözleriyle bakmak istiyorsak gördüğümüz her şey bize kışı ve getirdiklerini nasıl da sevmediğimizi hatırlatacaktır. Ama bu olumsuz bakışı biraz kırıp farklı bir gözle etrafımıza göz gezdirirsek olağanüstü şeylerle karşılaşabiliriz. İşte o yüzden biraz hayal gücü diyorum. Bunu bizzat yaşadım. Yine kışsevmez bir tavırla işe gitmek üzere evden çıktım. Saat sabah yedi. Hava yeni yeni aydınlanıyor ve etrafta kimseler yok. Ezberlenmiş hareketlerle apartman kapımızdan sokağa adım attım ve kafamı kaldırmadan hızlı adımlarla servise yetişmeye çalışıyordum. Sonra gözüme bir yaprak ilişti. Sonra bir yaprak daha. Sonra küme halinde duran bir sürü yaprak gördüm ve başımı kaldırıp etrafıma baktığımda sokakta dağılmış yaprakları öbekler halinde gördüm. Rüzgar hafifçe esip saçlarımı dağıttı. Karşımda duran manzara beni gülümsetti ve aklıma gelen ilk şey şu oldu: ‘Demek dün akşam rüzgarla ağaçlar saç saça baş başa kavga etti. Olan da bu zavallı yapraklara oldu. Tıpkı bir çift kavgası gibi.  Çiftlerin kavgasında birbirine atılan eşyaların yerini yapraklar aldı, rüzgar esip gürledi. Ama her büyük kavgada olduğu gibi ortalık bir yerden sonra duruldu, ortaya da bu görüntü çıktı’. Neden olmasın? Deli saçması ya da çocukça gelebilir ama ben genelde doğayı böyle görüyorum ve size de tavsiye ederim. Hem aklınıza gelen uçuk fikirleri  (ama gülümsediniz itiraf edin!) benim gibi blogla cümle aleme duyurmanıza gerek yok. Sizi az da olsa gülümsetmesi fena mı olur? Dünyaya bu şekilde bakmaya başladığınızda duyularınız ve algılarınız daha da açılacak. Nasıl fikirlerin ortaya çıkacağını tahmin bile edemezsiniz.

Yukarıda özetlemeye (!) çalıştıklarım benim listem ya da rehberim. Sizin de kışla ilgili sevdiğiniz türlü türlü şey vardır. Siz bir rehber hazırlayacak olsaydınız neleri koyardınız? Ya da belki siz zaten kışı çok seven birisiniz, böyle rehberlere ihtiyaç duymuyorsunuz. Kışla ilgili sevdiğiniz şeyler nedir peki?

Not: Kış yaklaşırken çok daha farklı ve çok daha hayati kaygıları olan insanlar var. Öyle ki benim yukarıda yakındığım şeyler yanında ne ki. Bizler kadar şanslı olmayan insanları, hayvanları kışın da hatırlayalım, onların da kışın yüzü gülsün.