Çayın olduğu yerde umut vardır!

“Where there is tea, there is hope.” Yukarıdaki cümlenin İngilizce orijinali, instagramda bir fincanın üzerinde gördüm, çok hoşuma gitti. Her sabah birçoğumuzun ilk iş olarak demlediği, kimisinin onsuz uyanamadığı, çoğunlukla misafirperverliğin, pek çoğu için keyif sürmek için içilen buharı üzerinde kırmızımsı içecek çay. Çay deyince aklımıza ilk olarak kırmızı renkte ince bardakta sunulmuş sıcak bir içecek imgesi geliyor. Oysaki dünyanın farklı yerlerde çayda bambaşka renkler, anlamlar yüklü. Sıkı bir çaysever ve dünyanın en çok çay içen insanlarının yaşadığı bu topraklarda doğmuş büyümüş biri olarak çay benim için  kahvaltıya eşlik eden bir içecekten ibaret değil.  Benim için bu kadar vazgeçilmez bir içecek olan çay hakkında üç beş satır yazmamak olmazdı.

Hiçbir zaman kahve insanı olamadım. Onun da ayrı bir güzelliği ve tutkusu vardır diye düşünüyorum. Kahveyi de her gün belirli bir alışkanlık dahilinde olmasa da severek tüketiyorum ama çay kadar rahat tanıdığım, kokusundan aromasını ve demini anlayabildiğim bir içecek henüz değil. Kısacası kahvenin dilinden anlamam için daha kırk yıl ‘kahve’ tüketmem gerekiyor. Oysa çay öyle mi? Kendisiyle çocukluğumdan gelen bir bağ var aramızda.

Çaya tutkuyla bağlanmam dokuz yaşındayken oldu sanırım, çalışan anne babası nedeniyle akşamüstü eve kendi girip kendi kendine takılan bir çocuk olma zorunluluğu yüzünden hep. Bu konu hakkında ayrı bir yazı daha çıkar çünkü arada annemin evde oluşuyla ilgili ne hayaller kurardım, bu hayallerde mutlaka fırından yeni çıkmış bir kek ve buharı üzerinde bir bardak çay olurdu. Şimdi sızlanmayı ve duygu sömürüsünü bırakıp konuma geri dönüyorum. O yıl üçüncü sınıftayken evde tek başına kalmaya başlamadan önce de anneannemle adada yaz tatillerinde veya sömestr tatilinde akşamüstü tam beşte içtiğimiz beş çayımız vardı. Boşuna siz hakkımda kısmına yollanmadan ben söyleyeyim: Herhangi bir İngilizlik yok efendim, ailemize bu beş çayı adeti nereden gelmiş bu konu hakkında da pek geriye gidemedim. Ama okuduğunuz gibi genlerimizde bir adet 5 çayı geni var ve ben bunun en çok bana aktarıldığını düşünüyorum. 1836925_539023016211817_1643639637_o

Annem babam eve gelene kadar geçirdiğim üç bilemediğiniz beş saatte tek başıma bir sürü şey yapmayı öğrendim. Çay da çocukken yalnız başına geçirilen bu saatlerin kazanımların bir tanesiydi. Tabii çay demlemekten kastım koca bir çaydanlık ve demlik kullanmak değil. O zamanlar Türkiye’de yeni yeni çıkan ‘poşet çay’lar kendi ellerimle hazırlayıp keyfini sürdüğüm ilk çaydı. Hem çok da kolaydı zaten: Bir tıkla su ısıtıcısını çalıştırıyorsun, su kaynayınca fincanın içine yerleştirdiğin çayın üzerine döküyorsun, beş dakika sonra çayın hazır! Çayla gelecekte yakın bir ilişkimin olacağının sinyalleri o zaman varmış bence. Çünkü bir süre sonra bu çay beni hiç ‘kesmemeye’ başladı. Tek başıma takıldığım ve aslında ondan da önemlisi çocuk olduğumdan demlikte çay demleme gibi bir maceraya hiç girişmedim. Ama çok daha ufak çaplı bir mutfak eşyası imdadıma yetişti: cezve. Orta boy bir cezvemiz var, hep el altında. İşte ben onda çay demlemenin ustası oluyorum. Hem de artık poşet çaylarla oyalanmıyorum, büyüklerin içtiği siyah, toz çaya terfi ettim. Suyumu yine ısıtıcıda kaynatıp göz kararı çay eklediğim cezveye döküyorum sonra bu cezveyi ateşe oturtuyorum (bu kısmı ileriki yaşlarda ileri seviye çay demleme denemelerimde geliştirmiş olabilirim çünkü 9 yaşındayken ocakla işim olduğunu sanmıyorum) bir taşım da burada kaynatıp üzerine çay tabağı kapatıyorum demlenmeye bırakıyordum. Demi çıkmamış çayın kokusu nasıl olur, üzerindeki hafif köpük hangi aşamada yok olur gibi çayseverliğin minik detaylarını da yine bu yaşta öğrendim.

Bir gün çok iyi hatırlıyorum, yine akşamüstü okuldan eve geldim. Ev kıyafetlerimi giyip mutfağa gittim, her zamanki gibi çay saatim geldi. Ama o da ne? Çay yok! Bende hafiften alarm çanları çalıyor, gören de kırk yıllık tiryakiyim ve çaysız sigarasız bir satır yazamayan yazarım zannedecek. En büyük keyfim çay yanına bisküvi eşliğinde sevdiğim bir çizgi film izlemekten başka ne olabilir ki? Her tarafı arıyorum tarıyorum ama çay gerçekten kalmamış. Çay keyfi yapmadan olmaz ki ama! İşi annemi işyerinden aramaya kadar vardırdım. Şu an bu konuşmayı tabii ki hatırlamıyorum ama şöyle bir şey olurdu sanırım:

Anne: “Alo?”

Elleri titreyen çay tiryakisi minik kızı: “Anne? Anne, evde çay kalmamış! Ben ne içeceğim şimdi? Çaysız n’olacak? Homur, homur, homur, homur……”

Anne: “Hay Allah, e içmesen olmaz mı kızım? Neyse tamam daha fazla mızırdanma, bir başlayınca susmazsın sen. Mutfağa git, şurayı aç oralara bak bakayım orada yok mu?”

Kızı (orayı burayı karıştırmış ama hala bulamamıştır): “Of, of! Yok yok yok! Nerede bu çay? Ben çaysız n’apacağım ama! Homur homur homur….”

Anne: “E, peki ben ne yapabilirim buradan? Bugünlük de içmeyiver, akşama yaparım ben sana.”

Kızı (çaya benzer bir şey görmüştür, düşünmektedir): “Anne? E, burada çay vaar. Ama çok garip bir çay, portakal gibi kokuyor. Üzerinde de İngilizce yazıyor ama ben daha o kadarını anlamam ki. Bundan içeyim, olmaz mı?”

Anne: “A-a, nereden geldi ki acaba onlar? Ha tamam, deden getirmiştir, İngiltere’den galiba. Neyse içeceksen içebilirsin onlardan benim işime dönmem lazım mesai bitiyor.”

Muhtemelen yukarıdaki gibi bir diyalog geçmiştir aramızda. Ama ben o karton şurup kutusu gibi uzunlamasına çay kutularını bulunca hazine bulmuş kadar oldum. Hemen gittim cezvede demledim o çayı. Tabii bizim her zamanki siyah çaydan çok çok daha yoğun ve kokulu oldu. Meğer o çaylar bergamotlu Earl Grey’miş! Ben de İngiliz çay kültürü ve İngiliz uyarlamaları neden bu kadar hoşuma gidiyor diyordum! Dokuz yaşıma inmek gerekliymiş.

IMG_2894 Bu yazıyı yazarken çayla ilgili bilgilerimi tazelemek için wikipedia’daki çay makalesini tekrar  okudum. Çok detaya girmeyeceğim, sonuçta makalenin Türkçesi de özet bilgi veriyor. Çay  sözcüğünün kökeni tahmin edebileceğiniz gibi Çin’e dayanıyor, Mandarin lehçesinde ç’a ve  Amoy lehçesindeki t’e şeklinde iki kullanımı var. Zaman içerisinde bu iki kullanım farklı  coğrafyalara yayılır. Örneğin bizim gibi Doğu toplumları daha çok Mandarin kullanımını  türetirken, Hollandalı tüccarlar sayesinde Avrupa dillerinde ise Amoy lehçesindeki kullanım  yaygınlaşır. Eh, buradan da Doğuyla tarihsel bir bağımızın olduğu ortada.

Çay alışkanlıklarımızı ve tarihini göz önüne alıp sakın çayın ülkemizdeki tarihinin çok eskilere  dayandığı yanılgısına düşmeyin. Günlük hayatımızın bir parçası olan çayın ülkemizdeki tarihi  1900’lerin başı kadar yeni aslında. Onun öncesinde varsa yoksa kahve, tabii ki kahveden de  kastımız artık kahve çeşitleri karşısında ayırt etmek için başına ‘Türk’ eklediğimiz kahvemiz.

Çaykolik mi çaysever mi?

Çaykolik ile çaysever arasında bir ölçü farkı var haliyle. Benim ibrem daha çok çayseverliğe yakın. Siyahıyla, yeşiliyle, beyazıyla çay bitkisinden elde edilen çay en sevdiğim alışkanlıklarımdan bir tanesi. Bitki çayları da aynı şekilde. Çaykoliklik biraz daha bağımlılık ölçüsünde bana kalırsa, oysaki çayın da fazlası zarar.

Yazımı bir siyah çayseveri mutlu veya çayseverin tüylerini diken diken edecek davranışları sıralayarak bitiriyorum, tamamen kendimden yola çıkarak yazdım.

Bardağınızdan, evinizden, elinizden çayınız eksik olmasın efendim!

Bir Çayseveri Mutlu Edecek Davranışlar

1. Güzel bir harmandan gelen mis gibi dem kokusu tüm çayseverleri doğrudan mutfağa yöneltir. Bir çayseveri etkileme niyetindeyseniz kişinin tercihine göre birkaç farklı bölgeden çayı farklı ölçülerde harmanlayabilirsiniz. Güzel çay demleme yöntemleri türlü türlü, herkes bu konuda fikir sahibi, yıllar içinde kendine ait bir demleme yöntemi geliştirmiş. Biraz sorup soruşturunca en az birkaç tane fikir edinmek işten bile değil. Yok eğer ben çay ve çay demleme hakkında daha detaylı ve bilimsel bilgi edinmek istiyorum diyorsanız o zaman buyurun teapotea’nin sayfasına. Ben de kısa bir süre önce keşfettim sayfasını ve çay konusunda eğitimli birinden yazılar okumak harika. (www.teapotea.com)

2. Çaysever olduğunu söyleyen/ayrıntılardan öyle olduğu belli olan birinin kalbini çalmaya çalıştığınızı düşünelim. “Onu nereye götürsem acaba?” diye düşünüyorsanız ve İstanbul’da yaşıyorsanız bence tek adres var: Dem Karaköy. Şu sıralar epey ‘trendy’ bir çay evi olan Dem Karaköy’de 60 çeşit çay arasından seçim yapmak zor. Dem’de en sevdiğim yer aşağıya inen (tahmin edebileceğiniz gibi wc istikametine) minik merdivenlerin solundaki duvar. Bu duvarda elinde porselen fincanlarıyla ünlüleri görebilirsiniz. Ne zaman merdivenlerden çıksam çay içen morrissey’le göz göze geliyoruz mesela. Bu tür çay mekanlarının artması en büyük arzumuz.

Bir Çayseverin Tüylerini Diken Diken Edecek Davranışlar

1. İlk örnekten yola çıkalım: Bir çayseveri etkilemek amacıyla ona elinizle çay ikram etmek istiyorsunuz. Çaysever kişi içeride sabırsızlıkla çayını beklerken elinizde fincanlarla kapıda görünüyorsunuz. Ama misafirinizin birden beti benzi atıyor. O da ne? Elinizdeki kocaman seramik fincanın kenarından suç aletiniz kendini ele veriyor: Poşet çay!! Şimşekleri bir anda üzerinize çektiniz, artık çaysever kişinin kişiliğine ve aranızdaki samimiyetinize göre cezanızı bekleyebilirsiniz, afiyet olsun!

2. Benzer bir durumu kafede canlandıralım: Çay için menüde biçilen fiyat 5 tl ise vardır bir bildikleri deyip çay sipariş ediyorsunuz ama yine aynı terane: Çay özensiz bir seramik fincanın kenarında sallana sallana size geliyor. O sırada çayseverin aklından neler mi geçiyor?: Muhtemelen poşet çayın ipleriyle çayı getiren kişinin bileklerini bağlayıp bir kenara oturtuyor ki bir daha kimseye böyle bir çay ikram edemesin. (olmazsa olmaz kişisel not: fiyatını 5 tl olarak belirtmemin neden, 10 yıl kadar önce bu sahneyi birebir yaşamış olmam)