Sappho’nun adası Midilli

Bu sabah uyanır uyanmaz kafamda çalmaya başlayan şarkı: “California dreamin'”. Hani şu “all the leaves are brown, and the sky is grey” sözleriyle başlayıp “california dreamin’ on such a winter’s day” nakaratıyla coşturan ve 70’lerde geçen her Hollywood filminde mutlaka fonda bir yere yerleştirilen çok sesli şarkı. Çok da tesadüf olduğunu düşünmüyorum, sonuçta hakikaten de yapraklar sarardı, çoğu toprakla buluştu, gökyüzü de çoğunlukla gri, hava da yağmurlu. Bu yazıya bir fincan bitki çayı, yün hırkam ve o yumuşacık sesiyle “Breakfast on the Morning Tram” albümüyle Stacey Kent eşlik edecek ve hep birlikte kısa bir süre için bile olsa yaza, bir adaya ışınlanacağız. Neresi mi? Bize çok benzer, bizim coğrafyamızın hemen yanı başında bir adaya, Midilli’ye!

Ada manyaklığı: Islomania

Bu pekâlâ psikolojik bir rahatsızlık olabilir. Kutsal bilgi kaynağı, Wikipedia ve Amazon’dan edindiğim bilgilere göre Islomania adını ilk Lawrence Durrell ortaya atmış. Kendisi de görev gereği İkinci Dünya Savaşı sonrasında Rodos’ta yaşamış olan Durrell, “Reflections on a Marine Venus” adlı gezi günlüğü [travelogue] türündeki kitabında bu ada ile ilgili kişisel görüşlere ve ada tutkusu kavramına yere vermiş. Kitabı okumadım ne yazık ki, ancak ekşi sözlükteki ufak bilgiye göre “doğuştan ada tutkunları hatta “manyakları” olan bu kişiler doğrudan doğruya Atlantis soyundanmış, bilinçaltılarında ada yaşamlarına duydukları özlem yitik Atlantis ülkesine yönelmiş.” Atlantis efsanesini hep sevmişimdir zaten, nedenini bulmuş olduk!

Benim islomania kavramıyla tanışmam neredeyse on yıl öncesine dayanıyor. O zaman bu konu hakkında bölük pörçük bir şeyler okumuş, ancak sonra unutmuştum açıkçası. Kendime manyak deme tuhaflığını da riske edip bu manyaklığın, tutkunun bana ne kadar uygun olduğunu fark etmiştim. Hayatımda hep bir ada tutkum olmuştu çünkü hayatımda bir ada vardı: Heybeliada. Şu hayatta kendimi en huzurlu hissettiğim yer orasıdır. Bebekliğimden itibaren bazen uzun bir süre bazen de hafta sonları kadar sıkıştırılmış zamanlarda hep ada vardı bizim aile için. Anneannemle dedemin daireleri çok büyük olmadığından her yıl o yaz hangi torunun adaya gideceği mayıs ayının “trend topic”i olurdu. Kışın yaramazlık yaptığımda ya da annemi sinirlendirdiğimde annemin vurucu cümlesi: “Uslu dur, yoksa bu yaz adaya madaya gidemezsin. Adayı dürbünle görürsün.” Nasıl da blöftü halbuki ama ben hep kanardım bu blöfe. “Adayı dürbünle görmek” diye bir imge var benim kafamda, o kadar canlı ki. Annemin, babamın sözünü dinlemediğim için o yaz adaya gidemiyorum ve odamızın camından azıcık da olsa görünen denize (o yıllar yüksek binalar ya da inşaat çılgınlığı yok tabii) hüzünlü gözlerle, boynumda asılı duran dürbünle bakıyorum. Ağlamaklıyım. Neyse ki bu imge sadece bir hayal olarak kaldı ve ilkokul yıllarında sık sık adaya gidebildim.

Dediğim gibi islomania kavramı uzun süre aklımdan çıktı oysa ki bilinçaltım bazı kararları bu tutkuya göre almış, bunu da yıllar sonra bu kavram tekrar kulağıma çalındığında fark ettim. Tabii o anda nasıl bir şaşkınlık yaşadığımı anlatamam. Birkaç yıl önce (itiraf ediyorum aslında daha önce) İtalyan Dili ve Edebiyatı’ndaki yüksek lisans derslerimiz bitmiş, sıra tez konumuza karar vermeye gelmişti. Kafamda yeni gerçekçilik konusu vardı önce ama sonra İtalyan Yeni Gerçekçi sinemasını her izlediğimde ne kadar hüzünlendiğimi, hatta ağladığımı hatırlayıp vazgeçtim o konudan. Herhalde tezin sonunda göz pınarlarımda gözyaşı kalmamış olurdu. Sonra Umberto Eco’nun edebiyatla ilgili yazdıklarını sevdiğimi düşündüm, bir romanını kendisinin de oluşturduğu edebiyat kuramlarına göre inceleyebilirdim pekâlâ. Herkesin aklına ilk gelen Gülün Adı benim hiç aklıma gelmedi, muhtemelen gözüm korktu, bilmiyorum. Eco’nun daha az bilinen ve muhtemelen daha az okunmuş bir romanı vardı: Önceki Günün Adası. Ben de öncesinde okumamıştım ama Büyük Keşifler yüzyılı, zaman farklarının öğrenilmeye çalışıldığı modern bir Robinson Crusoe gibi gelmişti, hemen ısındım kitabın adına. Çok sevdiğim bir romandır, o kadar kolay okunduğunu iddia etmiyorum ama bir kere Eco’nun diline alıştınız mı ayrı bir tat alırsınız. Tezimin tam adını da rüyamda sözcüğü sözcüğüne bana söylenirken buldum, o da ayrı bir tuhaflıktır. (mecburi not: Bu kadar sevmeme rağmen, tezimi hâlâ yazamadım.) Bu çalışma için okuduğum kitaplardan bir tanesi bana çok ışık tuttu. Rahmetli Akşit Göktürk’ün “Ada: İngiliz yazınında Ada Kavramı” kitabı. Benim gibi ada ve edebiyat tutkunlarına tavsiye edilir. Kitabın başlarında şöyle yazıyor Göktürk:

“İnsanoğlu yüzyıllardan beri, mutluluk, dirlik, düzenlik, ölümsüzlük yönündeki özlemlerini çoğunlukla uzak bir ada görüntüsüyle birleştirerek dile getirmeyi seçmiş, günlük yaşamının katı gerçekliğinden bunaldıkça, gönlündeki adanın mutlu yalnızlığına sığınmış. (…) [Adaların] dile getirdiği mutluluk özleminin, serüven ya da kaçış özleminin niteliği çağdan çağa, insandan insana değişse bile, düşsel ada, insanoğlunun ilgisini hiçbir çağda yitirmez. Bu ilgi geçmiş çağlarda olduğu gibi, günümüzde de yürürlüktedir.” (sayfa 10)

Demek ki adalara olumlu anlamlar yüklemek, “orada bir ada var uzakta” kıvamında hayallere dalmak sadece ada manyaklarına has değilmiş. Bendeki tutkunun beni yönlendirdiği bir başka konu daha var ki belki çoğunuza o kadar belirleyici gelmeyebilir. 2013 yazı eşimle birlikte Yunan adalarına gittik: Rodos, Mikonos ve Santorini. Bu birbirinden farklı üç adaya âşık oldum. Rodos’un tarihi güzelliği, Mikonos’un rüzgârı ve mini minnacık sokakları, beyaz evleri (evet, bir de partileri var çok erken saatte başlayıp sabaha kadar süren. Gece hayatı bayağı hareketli. Bana pek hitap etmediği için yazmadım) ile Santorini’nin nefes kesen manzarası, ve romantizmi. Ama buraya döndükten sonra önce Gökçeada sonra da o yaz ikinci kez Bozcaada’ya gittim. Bu iki ada da birbirinden çok farklı ve bu farklarıyla çok da güzeller. Kısacası geçen yıl gezmek için sadece adalara gitmişim. Bu yıl da bir başka âşık olduğum yer Kaş’ı saymazsak yine bir ada keşfettik: Midilli. Bize o kadar yakın, o kadar bizden ama bir o kadar da sakin, doğal ve güzel ki. Bir adadan başka ne istenir ki?

Midilli: Sappho’nun Adası

“Yakındığım yok

Bir düş değildi

Esin Perilerinin

bana bağışladıkları zenginlik:

ben ölsem de,

adım hiç unutulmayacak”

(Sappho, Adam Yayınları, sayfa 120)

Sappho haklı hiç unutulmadı bence, milattan önce yaşamasına rağmen hâlâ adı anılıyor. Yolunuz hiç onunla ve lirik şiirleriyle kesişti mi bilmiyorum ama günümüze ulaşan çok az şiiri var. Çoğu da bütünlükten uzak. Sanırım Türkçede tek yayımlanan kitabı da benim yukarıdaki şiiri aldığım Adam Yayınları’ndan çıkan güzel ciltli şiir kitabı. Ama şiirlerini okumamış olsanız bile Sappho’nun adının Midilli’yle özdeşleştiğini duymuş olabilirsiniz. Sappho dışında Midilli’yle özdeşleşen bir başka şey daha var: ouzo! Midilli tam bir ouzo adası. Ouzo bu adanın güneyindeki Plomari kasabasından doğmuş. Yunanistan’da tüketilen ouzonun yüzde altmışının bu adadan geldiğini duydum. Adada şarabın pek esamesi okunmuyor mesela, yanı başındaki Limni Adası’nda ise şarapçılık var. Midilli’nin geçmişiyle ilgili çok fazla şey yazmaya gerek yok, bu bilgileri biraz araştırmayla rahatlıkla bulabilirsiniz. Benim yazmak istediklerim adanın daha çok bana hissettirdikleri ve belki biraz gezi yazısı olmaya soyunan birkaç tavsiye.

Siga siga!

Adada zaman farklı akar, bilirsiniz. Hiçbir telaşa, aceleye, koşuşturmaya yer yoktur. Hayatın temposu daha yavaştır, daha sakindir. Bu yüzden sevilmez mi zaten adalar? Midilli’de de aynı şey geçerli. Buraya geldiğinizde öğreneceğiniz Yunanca bir sözcük var: siga, yani yavaş. “Siga siga” yani yavaş yavaş, hiçbir şey için acele etme demek istiyor adalılar size. Zaten hayat felsefeleri de bunun bir yansıması. En iyisi kendinizi bu akışa kaptırmak. Örneğin, öğlen mutlaka siesta vaktidir. Hem de öyle böyle değil! Tüm dükkânlar kapalıdır, hem de neredeyse akşam 7’ye kadar. Ama buna karşılık akşam ve gece geç başlar, aynı dükkânlar geç saate kadar açıktır. Siesta saatlerinde çoğu kasaba, semt size hayalet şehir gibi gelebilir, çünkü sizin dışınızda bir tek kediler, köpekler ve diğer yabancılar vardır.

Midilli’de en sevdiğim şeylerden biri, doğasının çok fazla bozulmamış olması. Komşularımızdan öğrenecek çok şeyimiz olduğunu düşünüyorum – hele ki doğayı ve zeytinleri katletmenin moda olduğu bu günlerde. Adada hâlâ on bir milyon civarında zeytin ağacı olduğu tahmin ediliyor, en yüksek kayaların tepelerinde bile zeytin ağaçları görüyorsunuz. Ada halkının çoğunun zeytinliği var, buradan kendi zeytinlerini ve zeytinyağlarını elde edebiliyorlar. Midilli’de yüzyıllar sürmüş bir Osmanlı hâkimiyeti var, günümüze ulaşan Osmanlı binalarını görebilirsiniz. Osmanlı’dan kalan bir hamam, cami ve aslında adı Valide Camii olan ama bugün cami olmayan bir eser var. Bunların bugünkü durumu daha iyi olabilirdi bana kalırsa. Ada genelindeki tarihi eserlerin ve eski binaların çoğu iyi durumda. Lüks ve büyük turizm tesisleri yok. Yerel turizm ve butik oteller, pansiyonlarla yürüyor işler. Samimi bir ada burası. Örneğin biz tur şirketinin ayarladığı gayet standart bir turist otelinde kaldık, balkonumuzdan Gera Körfezi olduğu gibi görünüyordu, ama otelde lüks yoktu hiçbir şekilde. Ancak buna rağmen otelin sahibi ilk gittiğimiz akşam bizimle sohbet etti, ilgilendi. O sıralar otel pek kalabalık değildi ve bir tek biz vardık havuz kenarında, o akşam orada bir şeyler atıştıralım istedik. Kendisine anlattık isteğimizi, hemen kendisinde bir karaf ouzo olduğunu, bize atıştırmalık bir şeyler hazırlayacağını söyleyip mutfağa yollandı. Ama tabii ki başlığın dediği gibi “siga, siga!”. Epey bir süre sonra karaf, ouzo bardakları ve hazırladığı soğuk meze tabağıyla göründü. Kendisi yiyecekmiş gibi düşünerek hazırlamıştı besbelli. Hayatımda yediğim en basit ama en güzel akşam yemeklerinden biriydi. Kendisi eşine söz verdiği için bize katılamadı. Otelden ayrılacağımız sabah, kapatılacak hesabımız olduğunu düşünerek resepsiyona gittiğimizde hiçbir borcumuz olmadığını söylediler. O akşam yemeğini hesaba yazmamıştı, ya unutkanlık ya da misafirperverlikten diyelim. Ama ben ikincisi olduğuna inanmak istiyor buradan sevgili Minas’a bir kez daha teşekkür ediyorum!

Rotalar

Adanın Yunancası Lesvos, İngilizcesi ise Lesbos. Sanırım bizdeki Midilli karşılığı adanın başkenti Mitilini’den geliyor. Adanın yönetim merkezi, limanın da olduğu yer aynı zamanda. Midilli Yunanistan’ın üçüncü büyük adası, yani gerçekten büyük. Adayı adamakıllı gezmek istiyorsanız araç veya motosiklet/scooter kiralamak en mantıklısı. Yaz günlerinde (özellikle de bayram gibi Türklerin yoğun olarak geldiği dönemlerde) kiralanacak araba bulması epey zor. Biz artık tam umudu kaybetmişken bulabildik. Tabii yaz sezonunda fiyatlar yüksek olabilir, biz günlüğü 60 Euro’dan kiralamıştık örneğin. Aşağıda iki günlük araç gezisiyle keşfettiğimiz yerleri iki ana rota halinde yazdım. Batı rotasını koyamadım maalesef, Sappho’nun doğduğu Eressos kasabası adanın batısında. O bölge çok dağlık. Ayrıca taşlaşmış orman da yine burada. Zorlu bir rota olduğunu söylediler, o nedenle batıya gitmedik. Adanın bir tek o kısmı kaldı görmediğimiz, Sappho’nun hatırı kalmış mıdır bilemem. Ama zaten dağlık, toprak ve virajlı yollara alışkınsanız veya motosiklet kullanıyorsanız o bölgeyi de es geçmeyin. Biz Gera Körfezi kıyısında kaldığımız için yola hep oradan çıktık, yani adanın hemen hemen güneydoğusu diyebiliriz. Ufak bir notu eklemeden geçemeyeceğim, adanın çoğu yolu tek şerit ve virajlı.

Kuzey rotası: Gera, (sahil yoluyla) Mantamados, Skamnia, Lepetimnos, Molivos, Petra, Lafionas, Kalloni, Gera 

Bu rotayla adanın kuzeyini görmüş olursunuz. Adanın farklı bölgelerinde farklı bitki örtüsü hâkim. Orta ve güney bölgeleri daha yeşillik ve tarıma elverişli. Ayrıca iki tane büyük körfezi bu rotada keşfedebilirsiniz. Kuzeyde adanın dağlarından biri olan Lepetimnos ve çevresindeki dağ köyleri var. LepetimIMG_3187nos, Skamnia gibi daha dağlık kısımlarda manzara çok güzel. Aslında Lepetimnos dağının eteklerinde eski bir Osmanlı köyü olarak kurulmuş olan Skamnia’daki köy kahvesine oturup karşınızda Edremit Körfezi ve Türkiye, ağzınızda kahvenin tadıyla soluklanmak iyi fikir. Bu arada iç kısımlarda kurulmuş köylerin kıyıda bir merkezi daha oluyor, ilginç bir sistem. Onlar da adını köyün adının önüne “skala” yani iskele sözcüğünü ekleyerek yapılıyor. Skala Skamnias da çok güzel bir sahil köyü ancak yukarıdaki köye gitmek için araçla o kadar çok tırmanmıştık ki o kadar aşağı inip sonra yola devam etmek gözümüzde büyüdü. Ama siz Skala Skamnias’a kadar inerseniz bir şey kaybetmezsiniz, güzel lokantalar var ve Skamnia köyünde doğmuş ünlü ancak bizim çok tanımadığımız Yunan yazar Stratis Myrivilis’in hep altında oturup yazdığı bir dut ağacı hâlâ duruyormuş.

Tabii Skamnia’ya kadar giden yolda önce Mantamados’da durduk, onu da unutmayalım. Mantamados’un adı Türkçe mandadan geliyormuş, ne kadar ilginç değil mi? Adanın en büyük manastırı burada. Mantamados’un seramikleri, peyniri (Ladotyri), manda yoğurdu ve lokumas’ı yani lokması meşhur. Manda yoğurdu ve lokması hakikaten çok çok güzel, yolunuz düşerse mutlaka deneyin derim. Burası küçük bir köy zaten, seramik satılan pek çok minik dükkân da var.IMG_3204

Skamnia köyünü geride bırakınca, güzel bir yolda ilerleyip ileride adanın en turistik merkezi olan Molivos ya da eski adıyla Mithymnia karşınıza çıkacak. Molivos eski bir kasaba, merkezi ve birbirinden güzel evleri UNESCO koruması altında. Tepede iyi korunmuş bir kalesi de var ama o kadar sıcaktı ki o sırada benim bile gözüm görmedi. Biz öğle saatlerinde gitmiştik, bu saatte çok sıcak oluyor ve etraf çok sessiz sakin (turist kalabalığı dışında), biraz daha ilerleyen bir saatte gitmenizi tavsiye ederim. Hediyelik eşya alma işini buraya bırakmamanızı da; fiyatlar biraz daha yüksek zira. Ama evlerine diyecek bir şeyim yok, insan bakmaya doyamıyor. Molivos’u arkanızda bırakınca önünüzdeki yol sizi deniz kenarındaki Petra’ya çıkaracak. Öğle yemeği ve deniz molası için ideal bir nokta. Bundan sonra artık yol sizi adanın iç kısımlarına yönlendirecek, adanın ovadan oluşan orta bölümünü de görebilirsiniz. Bir süre sonra ileride Kalloni Körfezi’ni göreceksiniz. Kalloni adında ufak bir kasaba da var, Kalloni Körfezi’nden tuz çıkarılıyor, Mitilini’de yerel ürünleri satan ve aynı zamanda çay, kahve servisi de olan minik bir dükkândan satın alabilirsiniz. Biz eski yöntemle yani bildiğiniz yol haritasından bakarak yolumuzu kolayca bulduk aslında (daha iyi bir araç kiralarsanız navigasyon da mecvut) bir tek Kalloni’den çıkarken sorun yaşadık, tabelalar duvara yakın ve ağaçlar kapatmıştı, fark etmeden Parakila’ya kadar gitmişiz, Sappho’nun daveti diyelim biz. Geri dönüp köyün içindeki tabelaya göre yönümüzü bulduk ama Mitilini tabelasını Latin harfleriyle değil Yunan harflerini okumak gerekti. Yolumuzu bulduktan sonra yine çam ağaçlarıyla kaplı güzel bir yoldan otelimize döndük. Siz yol üzerinde şirin Agia Paraskevi köyüne de uğrayabilirsiniz.

Güney rotası: Gera, Larisos, Plagia, Agios Isidoros, Plomari

OuzosevIMG_3160erler bu rotaya lütfen! Çünkü bu rota sizi ouzo’nun başkenti Plomari’ye götürecek. Plomari yolunda epey dar ve çok virajlı kısımlara denk geldik, ama zeytin ve çam ağaçları arasından gidilen güzel bir yoldu. Zaten adanın hangi yolu virajlı ve dar değil ki! Plomari sakin, güzel bir kasaba. Güzel plajlar, masmavi bIMG_3151ir deniz bulacaksınız, burada yüzün yoksa pişmanlık duyabilirsiniz. Özellikle de Plomari’ye gelirken yol üzerindeki Agios Isidoros plajı Yunanistan’ın en iyi yedinci plajı, deniz çok berrak gerçekten. Denizini en çok beğendiğim yer burasıydı. Plomari’de etrafta birçok Kuzey Avrupalı görebilirsiniz, emekli olunca buralarda ev satın alıp yazları/kışları buraya yerleşiyorlarmış. Plomari’nin en bilinen ouzo’su Barbayanni ailesine ait. Fabrikalarının ön kısmı ouzo müzesi, arka kısmında da satış yapılıyor, ouzo’ları kesinlikle çok lezzetli. Plomari’de deniz ürünleri yemeyi de unutmayın.

Kısa kısa…

* Midilli’ye geliyorsanız balık ve deniz ürünü seveceksiniz! 4 gün boyunca bıkmadan usanmadan balık, meze ve deniz ürünü yedim. Burada daha çok pötikare masa örtülü, tahta sandalyeli daha salaş tavernalar var. Ada genelinde fiyatlar üç aşağı beş yukarı aynı. Kimse ne fiyatı çok düşürüyor ne de fiyatlara “turistik ayar” veriyor. Dediğim gibi samimi bir ada. Buradaki taverna sahiplerinin çoğu aileden bu işi yapan kişiler, yani nesillerdir lokanta işletiyor, meze hazırlıyor, balık pişiriyorlar. O yüzden çok güzel bir lokanta adabı var, mezeler fabrikasyon değil kesinlikle. Örneğin favayı hazırlar hazırlamaz sıcak sıcak çukur bir tabakta servis ediyorlar, samimiyet işte. Bir de adanın spesiyalitesi “ahtapot ızgara”, ister soslu ister sade. Adada bayağı bir ahtapot stokladım, tabii ki midemde! Kurutulmak üzere her yere asılı ahtapotlar göreceksiniz. Bir de kulağınıza içinde mutlaka “sagapo” geçen Yunan müziği çalınacak. Ya da radyoyu açtığınızda Türk müziği de duyacaksınız.

* Mitilini’nin gece hayatı gayet hareketli. Yukarıda da yazdığım gibi hayat yavaş akıyor ve etraf geç saatlerde hareketleniyor. Akşam dokuz on civarında yemek yiyebilir ilerleyen saatlerde gece hayatına geçebilirsiniz.

* Midilli’de pastaneler ve kafeler insanın içini açıyor, kahveler ve pastane ürünleri lezzetli. Tabii bu arada belirtmek gerek nereye gitseniz masaya oturur oturmaz koskoca bir şişe soğuk su bırakılıyor masanıza, tabii ki ücretsiz. Bitirirseniz ikincisi de ikram, üçüncüyü denemedim bilemiyorum! Frappe’yi iyi hazırlıyorlar, ben Yunan kahvesini de seviyorum. Mitilini’de çarşının içinde aralarda aile işletmesi gibi mütevazı bir yerde de lezzetli, deniz kenarındaki daha şık kafelerde de. Ama fiyatlar hiçbir zaman dudak uçuklatacak cinsten değil. Paskalya çöreğini hem büyük hem de çok lezzetli yapıyorlar. Sahilde büyük bir pastane var, sanırım her gün çıkarıyorlar ancak akşamüstüne çörek kalmıyor, çarşının içindeki minik pastanedeki de çok lezzetli. Benim gibi İngilizce sormaya çalışmayın, doğrudan paskalya çöreği deyin, anlıyorlar.

* Yunanistan ne zaman ciddi bir ekonomik krize girdi, çareyi Türkleri adalara çekmekte buldu. Böylelikle iyi bir turizm geliri elde ettiklerini düşünüyorum. Türkiye’ye yakın olan adalar Türk turistlere alışmışlar bence. Menüler Türkçe, siparişinizi de büyük ölçüde Türkçe verebiliyorsunuz. Araya birkaç Yunanca ifade de sıkıştırınca çok hoşlarına gidiyor. Adada Türkiye’de akrabaları olan ya da Türkiye’den gelmiş insanlarla da tanıştık.

* Bu kadar yazmışken işin maddi kısmını da es geçmeyelim. Midilli’de dört günlük bir tatil inanın Türkiye’de Temmuz, Ağustos aylarında yapacağınız bir tatilden çok çok daha uyguna mal olacak size. Midilli’ye Ayvalık’tan feribotla ulaşabilirsiniz. Hemen hemen 1,5 saat sürüyor. Tur şirketiyle anlaşıp giderseniz limanda vize alma şansınız var. Evraklarınız bir gün önceden pasaport bürosuna ulaşıyor ve siz sadece gittiğinizde evrakları ve ücretini uzatıp vizenizi alıyorsunuz. Türkiye’deki tatil beldelerinde ödediğiniz hesapları düşünün ve o rakamı üçe bölün çünkü burada ödeyeceğiniz hesap tam da bu kadar.

Ada tutkusundan girip Midilli’de ödenen hesaptan çıktım. Demek ki aslında içten içe bir gezi yazısı yazmak istemişim hep. Midilli’de geçirdiğim birkaç günün bende uyandırdıkları bunlardı. İleriki yazlarda tekrar Midilli’de vakit geçirmeyi çok isterim açıkçası. Bundan sonra bu ada manyağını dünya denizlerindeki hangi ada bekliyor bakalım? Tuvalu da olur, Galapagos Adaları da, belli mi olur belki bir gün oralara gider ve oraları yazarım buraya.

“Sadece

Hava da olsa,

ölümsüzdür

dilimdeki sözcükler”

                                        Sappho

Reklamlar

Sappho’nun adası Midilli” üzerine 2 yorum

  1. Çok güzel ve faydalı bir yazı olmuş. Tam arşivlik. Bana göre ada dediğimiz küçük olmalı şöyle biraz gitmeyle denizi görmeliyiz. Bozcaada çok özel benim için. Yunanistan’ı da görmeyi çok istiyorum, Tr’ye ye dönünce ilk fırsatta gitmek istediğim bir ye.O zaman bu yazıyı yeniden okuyacağım:) Sevgiler…

    • Çok teşekkür ederim Neslihan güzel yorumun için! Tabii Bozcaada Midilli’nin yanında yavru gibi kalıyor ama her ikisinin de yeri ayrı, bana zaten adaların neredeyse hepsi cazip 🙂 Sen de gidersen mutlaka yorumlarını bekliyorum, bakarsın senden de bir Midilli yazısı çıkar, zevkle okuruz 🙂

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s