Daktilo sevdası

image
Aylar aylar sonra yeni bir yazı ile karşınızdayım! Bu yazımı gönlümde ayrı bir yer etmiş olan bir nesneye ayıracağımın ipucunu önceki yazımda vermiştim hatırlarsanız. Tabii azalan vakit ve artan sorumlulukları göz önüne aldığımızda bu yazının ortaya çıkışı ayları buldu.

Çat çat çat… Tık tık tık… Tıkırtt. Eskiden ofisler, yazı yazılan evler işte böyle gürültülüydü. Harfe basma seslerine çalan telefonların sesi karışırdı.

Neden daktilo?

“Neden daktilo?” Cem Yılmaz sorusu gibi oldu ama inanın cevabını bilmiyorum. Daktilo aslında çok kullanışlı bir alettir. Şöyle düşünün: Şu an bu satırları yazıyorum klavyemle. Ancak bir kâğıt üzerinde görmek istersem ayrı bir cihaza daha ihtiyacım var. Hadi bakalım onu da satın al, onu da kur, fişleri, kabloları ayarla. Artık yazıyı kâğıda basabilirsin. Daktilo öyle mi halbuki? Doğrudan kâğıdın üzerine yazarsın, yanlış mı yaptın? Çok titizsen ve çok önemli bir hata ise baştan başlarsın (bu kısmı zahmetli, kabul ediyorum) ancak hataların günlük hayatta tashihle halledileceğini düşünüyorum. Tabii günümüzde elektrikli, elektronik daktilolar da mevcut. Ama ne yalan söyliyeyim, benim gönlüm mekanik olandan yana.

Şimdi yirmi beş otuz yıl kadar geriye gidin. Aslında daha da geriye gönderebilirim sizi ama sadece bu kadarcık bir süre bile yeterli bu nesneyi hatırlamanız için. Bir şeyler yazmanız gerekiyor neye ihtiyacınız olur? Elde yazmanın haricinde. Tabii ki bir daktilo. Şimdinin sessiz sedasız işleyen klavyelerine ulaşana dek bir araç ile yazı yazmak gerçek anlamda gürültülü bir işti. O nedenle daktilo gelince aklıma önce sesini duyarım sanki. Çat çut diye izini bırakan harfler takır takır diye daha az bir ses çıkaran boşluklar. Sonra alt satıra geçmek için şöyle soldan afili bir kol hareketi. Paragraf başı için ayrı bir tuş ya da boşluk tuşunu iki kere tıklatma. Daha türlü türlü numaralar yapılırdı daktiloda. Tabii tüm daktiloların F klavye olduğunu yazmama gerek bile yok sanırım. F klavye Türkçeye göre oluşturulmuş harika bir klavye bana kalırsa. Bu yazıyı yazarken sosyal medyada F klavye daktilolar hakkında aydınlatıcı bir yazıya rastladım, benim ufkumu açtı. Sözünü ettiğim yazıyı buradan okuyabilirsiniz.

Hayallerini daktilo süsleyen küçük kız

Yaşım otuz küsur ancak sanki ruhum daha yaşlı, çünkü daktilo sevdamın nereden peydah olduğunun cevabını bir türlü bulamıyorum. Sekiz yaşındayken bile daktilo da daktilo diye hayaller kuran garip bir çocuktum. İlkokul ikinci sınıftayım sanırım. Kafayı dergi çıkartmakla bozmuşum, dergi de dergi. Sekiz yaşındasın ne ile ilgili dergi çıkartabilirsin ki? O yıllar sürekli resim yapıyorum, kendi kendime resimli kitaplar hazırlıyorum, bir de arkalarına “Yazan: Simge Konu, Çizen: Simge Konu” gibi havalı künyeler ekliyorum. Mevsimlerle ilgili çok sayıda çocuk kitabı olmasından mıdır bilemiyorum mevsimlere takılmıştım bir ara. Kendi çizdiğim “kitaplarımın” konusu bile hep mevsimlerdi. Dergiyi de mevsimlerle ilgili çıkartmaya karar verdim. (Sonraki yıl dergi fikrini sınıftaki yakın kız arkadaşımların da aklına soktum. Nereden mi biliyorum? Yaptığımız bir yazı işleri toplantısının tutunağını hazırlamışım. Çok mühim meseleler bunlar, lütfen.) Çocuk dergilerinden, kitaplarından esinlenerek önce mevsimler hakkında bilgi veriyordum – bu kısımlarda ihtihâl olabilir mi acaba? – üzerine de mevsime uygun resim çiziyordum. Bu şekilde bir tanesini bitirdim ama sanırım bu yaptığım bana çok basit gibi geldi, dikkate alınmazdı diye düşünmüş olabilirim. Elbette bir de çoğaltma meselesi vardı. Bu şekilde manuel ilerleyince dergiyi dağıtmak çok uzun zaman alırdı.

Annem o yıllarda bankada çalışıyor; tarihi bir semtte, tarihi bir binada. Katlar geniş, ferah, ortada bir sürü masa ve bir sürü daktilo duruyor. Bazı yaz günleri yanına gittiğimde daktilolarda çatur çutur bir şeyler yazıyorum. Çok ciddiye alıyorum ama o yazdıklarımı. Daktiloyu oradan öğrendiğimi tahmin ediyorum. Dergiyi daktiloda yazma fikri burada devreye girdi sanırım. Hani şöyle çocuk dergilerindeki gibi düzgün harfler olsa, paragraflar, yazılar tertemiz. Yanında da resimler. Bence oldu bu iş. Ama benim daktilom yok ki! Bana daktilo lazım. Bankaya da yazın gidiyorum, oysa şimdi okul zamanı. Nasıl yetişecek bu dergi? Herkese ulaşması gerekli (!). Ailece bizde toplanılan bir cumartesi akşamı bu düşüncemi açtım sanırım. Daktilo da daktilo. “Çocuk dediğin daktilo mu istermiş?” demedi kimse. Ya da en azından ben hatırlamıyorum. Halbuki bir çocuk için fazlaca tuhaf bir istek. Bir de çocukken bir şeye takıldım mı takılırdım, vıdı vıdı yapıp biraz kafa ütülerdim. O akşam bu daktilo sayıklamalarından sonra dayım (rakının da etkisini unutmayalım) “tamam kız, bizim büroda kullanılmayan bir tane var. Ben getireceğim sana onu, olur mu?” diye söz verdi güle oynaya. Bende bir sevinç bir sevinç. Daktilom olacaktı, nasıl sevinmeyeyim?

Bu konuşmadan sonraki günlerde hatta haftalarda dayımı ne zaman görsem daktiloyu sordum, ne zaman telefonda konuşsak “benim daktilo geliyor mu?” diye meraklandım. O da biraz kem küm ederek cevap verdi. Meğer o akşam rakının da etkisiyle ben çok hevesliyim diye o daktiloyu getirebileceğini, kolay bir iş olduğunu düşünmüş. Ancak işin aslı öyle değilmiş. Yani kısacası o daktiloyu hiç göremedim. Biraz buruk bir şekilde eski usül elde yazıp çizmeye devam ettim ama birkaç yıl içerisinde birkaç kez daha yeniden yeşerir gibi olan dergi çıkartma sevdamın peşini böylece bıraktım. Daha doğrusu yıllar sonra o günlere bakınca bu kanaate varıyorum. Türk dergiciliği çok şey kaybetmiş olabilir.

Annemin çalıştığı bankaya gitmeyi sürdürdüğüm yazlar boyunca daktiloda bir şeyler yazıyordum. Bunlar neler miydi? Yaz aylarındaki günlük programım (çok yoğun bir insanım lütfen), okuyacağım kitapların listesi, adaya götüreceklerimin listesi. Böyle günlük ıvır zıvırlar. Hatta bir keresinde bu listelerden yazıp okuduğum kitabın arasına sıkıştırmıştım ve o akşam babamın arkadaşlarına gitmiştik. Benden birkaç yaş büyük bir kızları var onunla arkadaşlık ederdik. O kitabı orada unuttum ve içindeki o saçmasapan liste ve yaz tatili günlük programım yüzünden günlerce utançtan kıvrandım. On iki yaşında bir ergenim ve benim uyanma, kahvaltı saatim, tv ve kitap okuma saatlerimin olduğu, kirazlı mayo, mavili tişört gibi, şu kadar adet iç çamaşırı gibi saçma kişisel detaylarımın yazıldığı liste on beş yaşındaki bir genç kızın eline geçmiş. Ya ne yapacaktım? Acaba görünce ne yaptı? Hala arada aklıma gelir ve gülerim (o zamanlar tabii ki gülmüyordum).

Hayallerini daktilo süsleyen genç kadın

Yıllar yıllar geçtikçe daktiloyu unutmadım, ne zaman bir antikacının önünden geçsem “içeride daktilo var mıdır acaba?” düşüncesiyle içeriye kaçamak bakışlar attım. Bazılarının vitrininde gördüğüm daktilonun etkisiyle bodoslama içeri daldım, ama çekinip fiyat sormadım nedense. Cağaloğlu’ndaki eski kırtasiyelerde satılmaya devam eden daktilo şeritlerine bakıp iç geçirdim. Ama artık bir daktiloya sahip olamayacağımı ağırbaşlılıkla kabullenmişim sanıyorum. Birkaç yıl önce Eskişehir’de eşimin ailesiyle bir sohbet esnasında bu daktilo meselesini anlattığımı hatırlıyorum. Sonra kayınpederim “bende biri remington, çok ağır, neredeyse antika; biri de daha yeni ve hafif iki tane var. Vereyim birini,” demesin mi? Ben temkinliyim ama (bakınız üst başlık). “Ha, tabii olur,” gibilerinden bir cevap verdim, maksat umutlanmamak, kendimi frenlemek. Ama sonra biz İstanbul’a dönmeden elinde kocaman bir kutuyla çıkageldi. O an yıllar öncesine dönmüştüm sanki, kutunun içinden haki renkli bir daktilo çıktı. O an yaşadığım çocuksu sevinci hiç unutmayacağım. Meğer içten içe o anı beklemişim senelerce.

O tatlı daktiloyu eve getirdik, ben birkaç kez onda bir şeyler yazdım. Sonra kutusuna kaldırdım. İnsan neden böyledir ki? Oysaki kendimi daktilo başına harıl harıl bir şeyler yazarken hayal ediyordum, şimdi çok beklediği oyuncağından hevesini alıp onu bir kenara atmış bir çocuk gibi hissediyordum kendimi. Daktilomu unutmuş değilim, ancak beklediğim şekilde harıl harıl bir şeyler yazamadım. Hele bir de evde sese duyarlı bir bebekle çat çat tuşlara vurarak daktilo kullanmayı hiç düşünmedim bile. Ama olsun, onun beni sessiz sessiz beklediğini biliyorum. Onu tozlanmaya bırakmadığımı, onu arada sırada aklıma getirdiğimi biliyor bana kalırsa. Bir yanımla da artık elektronik cihazların insanları olarak daktiloyu artık eski zamanlara ait bir arzu nesnesi gibi davranıp davranmadığımı(zı) sorguladım. Kendi cevabımı biliyorum ama: Benim açımdan durum öyle değil, çünkü çocukluğumdan beri sevdalıyım ben daktiloya. Şimdinin nostaljik nesneleriyle vignette oluşturup sosyal mecralarda sergileme gibi bir heves değil benimkisi (ki daktilomun fotoğrafını ben de paylaştım yanlış anlaşılmasın, benim söylemek istediğim sadece sergileme ve beğeni toplama telaşı).

Çok sevdiğim yazar (ve bunun yanı sıra birçok unvana sahip) rahmetli (bunu yazmak da tuhaf geldi) Umberto Eco’nun bir kitabı vardı, başlığı “Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın”. Kitap genel olarak hepimizde ara ara uyanan “kitabın sonu geliyor her şey dijitale taşınacak gelecek nesiller kitap nedir bilmeyecek” hissiyatının tam aksini savunuyor. Şu mesajı veriyordu Eco, “Sakin olun, kitap hep olacak, çünkü kitap tasarım olarak en optimal şeklinde, daha iyi bir kitap – şekil olarak – oluşturmamız neredeyse imkânsız. Kitap hep var olacak. Ondan kurtulacağınızı sanmayın.” Tabii kitapta yine şu an kullanımda olmayan, teknolojik aletler mezarlığında (ya da kişilerin anılarında) yer edinmiş cihazlardan da bahsediliyordu. Yani teknoloji ilerlerken o sırada kullandığımız cihazların bu ilerlemeden nasibini alıp zaman içinde tedavülden kalkması. Buna verebilecek birçok örneğimiz var: video, kaset, teyp, hatta belki CD. Daktiloyu da bu kategoriye sokabilirdik, ancak bence o pikap ve plakla aynı kategoride. Eskiyen, genel kullanımdan düşen ama hâlâ bir şekilde kıyıda köşede varlığını sürdüren cihazlar.

Ben de Eco’nun bu iç rahatlatan savından yola çıkarak “Daktilolardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın” diyorum. Biraz iddialı belki; daktilo kitap kadar yaygın, kullanımda olan bir nesne değil. Ancak yine de insanların kalbinde ayrı bir yeri olduğuna inanıyorum, sırf bu nedenden de insanın daktiloyu yaşatacağını düşünüyorum. En azından uzunca bir süre için.

 

Reklamlar