Selam dünyalı!

Uzak galaksilerden yola çıkıp gemisiyle seyahat ettikten sonra dünyaya indiğinde ayağının tozuyla rastladığı ilk dünyalıya elini kaldırarak dostça bir ‘Selam Dünyalı’ selamı çakan bir uzaylının hislerini paylaşıyorum şu an. Tek farkı benim de bir dünyalı olmam ve selam verdiğim ‘dünyalı’nın doğrudan karşımda olmayışı. Bu yazı da gezegenimizin sanal yazılar alemine ilk naçizane katkım, o nedenle ‘Selam dünyalı blog okurları!’

Blog mu? Neden ki? 

Başıma gelmiş bir olayı anlatırken kimsenin bilmese ölmeyeceği detaylara girme ve olayı öyküleştirme eğilimdeyim yazarken de öyle – ama neyse ki konuşurken karşımdakinin jestlerini ve bakışlarını gözlemleyip ilginin azaldığı noktada kısa kesebiliyorum bu da bir şeydir! Bugüne kadar karşıma biri çıkıp da Cemal Süreya’nın bir şeyleri öyküleştirerek uzun uzun anlatan Firüzan’a dediği gibi ‘yahu sen artık öykü anlatsana’ demedi ne yazık ki. Fakat haklarını yemeyeyim bazı arkadaşlarım, “Simge yazmayı seviyorsun, e o zaman neden bir blog açmıyorsun ki? Hatta bu akşam eve gider gitmez kendine bir blog aç,” tavsiyesinde bulundu. Bu tavsiyeye kulak verip adım atmam ayları, hatta belki yılları buldu. Neden şimdi sorusuna ise verecek belli bir cevabım yok ama neden önceden olmadığının cevabı çok net: Bir türlü blog adına karar veremeyişim. Kendimi kandırmayayım: Zor beğeniyorum, hele ki kendimle ilgili bir şey oldu mu içimdeki müşkülpesent Simge’yi tutabilene aşk olsun. O nedenle, aylarca hatta belki yıllarca içten içe blog için bir başlık düşünüp durdum. Ötekini beğenmedim beriki çok saçma geldi, edebiyata göndermeler yapan başlıklar – en azından benim düşündüklerim – çoktan alınmıştı, ondan sonra bulduğum çok sıradandı vb. Ne olduysa geçen akşam oldu, birden çok basit bir ad geldi aklıma: günce. Evet evet, hani şu günlük gibi bir anlamı olan günce. Neden bilmiyorum günce sözcüğü ses olarak hep güzel gelmiştir bana. Belki şu an bazılarınız şöyle düşünebilir, “Yıllarca bir şey beğenmeyip sonunda bu kadar basit bir başlık mı buldun?” Evet, bana çok samimi, çok sade ve bir o kadar da akılda kalıcı geldi. Kısacası, sevgili okur, blog sahibi olarak ben günceyi sevdim ve benimsedim.

Yazdıklarımın sanal ortamda okunması mı? (Duraksama) Hım, peki

Yukarıdaki soruyu kendime sorup sonrasında anlık bir tereddütle tam da bu cevabı vermiştim. Öncelikle şunu söylemem gerekir ki birkaç kez dışında yazdıklarımın daha önce bir okur karşısında görücüye çıktığını hatırlamıyorum. Hep kendim için yazdım, yani bana sorsanız ‘karalıyorum işte bir şeyler’ derdim. Tabi burada (biraz da yüksek lisans tezime konu olması nedeniyle, neyse tezimle olan sevgi-nefret ilişkim ayrı bir yazı konusu) yakından takip ettiğim  Umberto  Eco’nun  (kendi deyimimle Umberto Amca) kulaklarını çınlatmak istiyorum. Çünkü kendisi hep şu cümleyi tekrarlamıştır: “Yazarların kendisi için yazdıkları tek şey işleri bittikten sonra yırtıp attıkları alışveriş listesidir.” Dolayısıyla ben her ne kadar kendi halimde karaladığıma inansam da aslında farkında olarak ya da olmayarak yazdıklarımı okuyacak bir okura sesleniyorum. Ama yine de bir klavye kullanarak düşüncelerimi, hislerimi yazmak ve yine bir klavyenin tuşuna basarak bunu internet gibi bir mecrada yayımlamak çok kolay görünse de bu kararı vermek kolay olmadı. Sonra şöyle düşündüm, “Denemekten ne çıkar? Yazdıklarımı sevmezsem ya da saçmaladığımı düşünürsem her zaman için vazgeçme şansım var.”

Daha ilk yazımda çok uzatma niyetinde değilim. Sevgili dünyalı okur, sabredip ilk yazımı sonuna kadar okuduğun için teşekkürlerimi sunuyorum, sonraki yazılarda görüşmek üzere!