Vapur

Snapseed-2Size sadece “vapur” desem neler gelir aklınıza? Evet evet, şu muhtemelen daha çok Kadıköy-Sirkeci-Karaköy üçlüsü arasında kullandığınız taşıt. Baş salondan ya da kıçtan martılara simit attığınız, kulağınızda müziğiniz denizle baş başa kaldığınız, taze deme nadir denk geldiğiniz vapur çayı yudumladığınız, Sarayburnu’nun yüz milyonuncu fotoğrafını çekmeden duramadığınız, biraz denizle biraz kendinizle biraz da çevrenizle hasbihâl ettiğiniz deniz üzerinde giden o araçtan söz ediyorum. İstanbul’da yaşayalım yaşamayalım çoğumuz vapuru severiz. Peki ya adada yaşayanlar vapur için ne düşünür dersiniz? Ada sevdalısı, kısmi adalı biri olarak vapur hakkında yazmadan duramadım.

Ada ülkeleri için deniz taşıtları en önemli şeydir. Çünkü onları anakaraya bağlayan, bir anlamda anakaradan ayrı olarak var olmasını sağlayan taşıttır. Bu yazdığım tartışılabilir elbet, yani adalar anakaraya bağımlı mıdır yoksa tamamen bağımsızca var olabilir mi diye. Adanın yüzölçümüne göre değişir cevabını verebilirim. Ama ben hep adaların anakaraya bağlı olduğu fikrini sevmişimdir. Belki de çocuklarımızın bize bağımlı değil bağlı olması fikrinden gelip yerleşti bu düşünce. Adaların ve adalıların da böyle olduğunu hayal ediyorum. Yani anakarayı seviyor adalar, onlara ihtiyaç duyduklarında ya da onları özlediklerinde bir vapura veyahut gemiye atlayarak onlara ulaşabiliyorlar. İçlerinde büyük bir rahatlama yaratıyor bu. Ancak anakara ya bu, ada ne kadar mikro ölçekteyse anakara da o denli makro ölçekte. Bir süre sonra adalı sıkılıyor, bunalıyor ve yine adasına kavuşacağı anı iple çekmeye başlıyor. Tabii bu yolculukların başrolünde neyin olduğunu söylememe gerek yok değil mi?

Vapur sözcük olarak bile beni heyecanlandırıyor ve o kadar içselleştirdiğim bir şey ki hakkında sayfalarca yazabilirim. Favori vapurlarım, oturmak için favori vapur bölümlerim, vapurda dinlemeyi sevdiğim müzikler, demi nasıl olursa olsun vapurda çay içme alışkanlığım, rüzgârın yönüne göre seçtiğim oturma yerleri (bu önemli bir konudur, biraz denizden anlayanlar bilir) vardır. Ayrıca gidilen yere göre de oturacağım yeri özenle seçerim, misal Kadıköy’den adaya gidiyorsam adayı görebileceğim sancak tarafına oturmaya çalışırım, Karaköy’e gidiyorsam Sarayburnu’nu görebileceğim iskele tarafına otururum. Bazen Haydarpaşa’yı uzun uzun seyretmek isterim, o vakit kıç tarafa oturur vapur İstanbul’a yol alırken ben onun bizden uzaklaşmasını izlerim.Snapseed

İlk kez daha 20 günlük mini mini bir bebekken vapura binip adaya gitmişim. O gün bugündür de vapura sevdalıyım. Bu kadar erken yaşta tanıştığımız, bebekliğimin bir kısmını, çocukluğumun neredeyse bütün yazlarını adada geçirdiğim için vapur benim için sadece bir vapurdan ibaret olamaz öyle değil mi? Bendeki bu vapur merakı da aslen çocukken çıkan bir şey. Çocukken de tuhaftım biraz, yani çocukların ilgilenmediği şeylerle ilgilenmeyi sevmek anlamında tuhaf diyebiliriz: Mesela çay, mesela vapurlar, mesela daktilo, mürekkep, yazma çizme. Bunlarla çok ilgilenirdim, hayaller kurardım. Böyle romantik bir yanım vardı. Vapurlara çok taktığım bir yaz oldu: Sanırım üçüncü sınıfa geçtiğim yaz. O yaz ne olduysa oldu ben ne zaman sahile insek vapur izler oldum. Onunla da yetinmedim ne zaman sahilde otursak uzaktan gelen vapuru özelliklerinden tahmin etmeye çalışmaya kadar vardırdım işi. Ailede herkes öğrenmişti bu merakı, vapuru görecek sandalyeyi bana veriyorlar, bazen de benimle birlikte tahmin etmeye çalışıyorlardı. Anneannemle dedemin evlerinden deniz aralardan görünür. İşte o görünen aralardan iskeleye yanaşmak için motor kesen vapurlar da görünürdü. Çocukken zaman ne geniş ve uzadıkça uzayabilen bir mefhum oluyor, demek o kadar vakit varmış ki tarifeye göre vapurun geleceği saati öğrendikten sonra çalışma masasının kenarına tünerdim. Vapur sancak tarafından görünürdü, bir de motor kestiğinden âdeta arz-ı endam ederdi adalılara. İstanbullular bilir vapur aileleri vardır, ya da belki seri demek daha doğru. Büyüklükleri ve teknik özellikleri açısından benzer özelliklere sahip, yakın tarihlerde sefere başlamış vapurlar olurdu bunlar. Çocukken en çok Fahri Korutürk vapurunu severdim. Yepyeniydi, 1988 yılında hizmete alınmıştı, üst güvertesi, kıç tarafı, içi çok güzeldi. Çocukluğumun en yeni vapuru oydu. Pencereden hep onun geçmesini beklerdim. Biraz daha büyüyünce Paşabahçe’yi daha çok sevmeye başladım. Paşabahçe-Dolmabahçe-Fenerbahçe bir seriydi mesela. Bu vapurların yeri – bilhassa eski İstanbullular için – ayrıdır. 1952 yılında hizmete alınan Paşabahçe bana göre çok zarif, suyun üzerinde âdeta süzülen bir vapurdu. İtalyan üretimiydi. Gözlerim hâlâ onu arar. Bu aileden önce Dolmabahçe kayboldu, sonra Fenerbahçe. Sanırım Paşabahçe bir süre daha sefere çıktı ancak artık onu da göremiyoruz. Bir de sanırım sadece bizim aileye mahsus iskele tepkileri vardı mesela. Örnek verecek olursam iskelede İstanbul’a inmek için bekliyoruz, Büyükada’dan gelen vapuru iskeleye yanaşana kadar çok net göremezsiniz. Tam yanaşacakken sevmediğimiz bir vapur gelirse ailece hep bir ağızdan “Aaaa olacak iş mi şimdi bu? Bu kadar kalabalık bir günde Kalamış vapurunu koymuşlar,” derdik. Ya da bazen “Bak şimdi Maltepe geldi, Kadıköy’e kim bilir kaçta varırız,” gibi serzenişte bulunurduk. Çünkü Maltepe – nedendir bilmiyorum – yavaş seyreden bir vapurdu. Anneannemlerden dinlediğim kadarıyla eskiden vapurlarda mevki olurmuş. Birinci mevki ve ikinci mevki diye. Bilet ücretinde bir farkla birinci mevkide neredeyse mobilyalı bir vapurda seyahat edebiliyormuşsunuz. Bu perdeli mobilyalı vapurları sanki hayal meyal hatırlarım gibi gelir hep, ya da belki okuduklarımın etkisidir kim bilir.

Vapur seyahatinin kendisinden de bahsetmeden geçemeyeceğim: İskeledeki çımacı ile vapurdaki çımacının karşılıklı halat atıp tutmaları, o arada iki laflamaları, babalara halatları aynı şekilde bağlayışları, vapurun bir öne bir arkaya manevralarla iskeleye – – bazen çok akrobatik hareketlerle iskeleye garip açılar oluşturarak – yanaşması, yanaşma anındaki o hafif sarsılma, sürme iskele verilmeden atlayan çok aceleci, sabredemeyen abiler, ablalar, amcalar; çımacının sürme iskeleyi verirken iskelenin çıkardığı ses, sürme iskeleden inen insanlar, sonra sürme iskeleden binen insanlar, iskele kapılarını kapatmadan önce bekleyen görevli, mutlaka ama mutlaka vapura koşan birileri, demir kapıların ardından diz döven birileri, sürme iskeleden son kez vapura kan ter içinde ama mutlulukla binenler, sürme iskelenin çekilmesi, halatların toplanması, çımacıların ayaküstü vedalaşmaları ve vapurun titrek motor sesleriyle başka iskelelere yol alması. Vapur yola koyulduktan sonra elinde tepsiyle gezen büfeciden öncelikle çay olmak üzere çeşitli içecekler, atıştırmalıklar alınır. Yiyeceklerin bir kısmı martılarıyla paylaşılır. Ne gariptir ki bu etçil kuşlar bile koşullanmayla gayet simit sever İstanbullu kuşlar haline gelmişlerdir.

Snapseed-3Vapurla ilgili yazılacak ne çok ritüel var aslında. Tabii ki ilk aklıma gelen nokta bir adalının hayatını vapur tarifesine göre düzenlemesi gerektiği. “İstanbul’a inmek” için hangi vapura binecektir? Dönüşte hangi vapurla dönecektir? Bunların hepsini gitmeden ayarlar. O günkü hava şartları da önemlidir. Hangi rüzgâr esiyor? Lodos ise vapur işliyor mu? Poyraz fırtınası mı var? Sis mi basmış? Günlük hayatta bir yerden bir yere giderken kolay kolay aklınıza gelmeyecek bu detaylar adalı için hayati önemdedir. Vapurun en sevdiğim ritüeli ise birilerini karşılamaktır. Ötekisi de – bir o kadar sevmediğim – birilerini uğurlamak (vapura geçirmek de deriz biz).  Bu bana hep hüzünlü gelir, ben de çoğunluk gibi kavuşma anlarını dört gözle beklerim. Adada kaldığım zamanlar annemle babamın geleceği vapur saatine kadar yerimde duramazdım. Karşılamak dediğimiz şey çok basit aslında ama söz konusu saatli gelen bir vapur ve iskeleden güruh halinde adaya doluşan yolcular olunca sihirli gibi geliyor bana. Cep telefonunun olmadığı o “eski” günlerde vapuru kaçırmamak için erkenden inerdik bazen sahile. Vakit geçirmek için de turlardık. Sonra vapur İstanbul tarafından yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlardı. Yaklaşır yaklaşır sonunda iskeleye varırdı. Kendime güzel bir yer seçerdim. Vapurdan ilk inenler bize doğru yürümeye başlardı. Bizim ailedekiler genelde sonlara doğru çıkanlardandı. Onları kaçırmamak için yüzleri hızlıca incelerdim en sonunda sevdiğimize kavuşur, onlarla kucaklaşırdık. Bazen yemek öncesi bir midye ya da dondurma koparırdık. Ya da “ama anneannen şimdi yemek hazırlamıştır” uyarısıyla doğru fırına yürürdük. Eve vardığımızda hakikaten de anneannemin mis gibi kokan yemekleri karşılardı bizi. Pazar akşamları anneannem, dedem ve teyzemin bizi vapura yolcu etmesi ise hiç sevmediğim bir andı. Karanlık olurdu,  ben iskelede muhtemelen ağlardım ve onlar iskelede bize el sallarken vapur İstanbul’a yol almaya başlardı bile. Sonra kardeşim Özge’yle yerimize oturup vapurdan sadece karanlıkta birer ışık noktalarından ibaret olan adayı izlerdik. Vapur hem ayrılmayı hem kavuşmayı simgeler. Zaten uzak diyarlara ya da denizlere seyahat eden her taşıt böyle değil midir?

Simge

Meraklısına Not:

2017 yılında Metis Yayınları etiketiyle bir kitap yayımlandı: Murathan Mungan’ın Seçtikleriyle Edebiyat Seferleri için Vapur Tarifeleri. Kitabı görür görmez heyecanlanıp bir tane edindim. Arada karıştırıp bir öykü bulup okumayı seviyorum, vapuru bir yazarın kaleminden okumak çok başka. Hem vapur hem edebiyat severleri ziyadesiyle memnun edecek bir seçki.

Zorunlu not: Fotoğraflar kardeşim Özge Konu’ya aittir. Bazı fotoğrafları tatsız bir şekilde kaynak gösterilmeden paylaşıldı. “Çok beğendim, ben de paylaşayım,” diyorsanız lütfen kaynak gösteriniz.

 

Reklamlar

Yeni Yıla Eski Yazı

Yeni yılın ilk yazısını yazmak için çok ama çok geç kaldığımın farkındayım. Araya giren yılbaşı koşuşturması, kısa sayılabilecek ama yine de epey vakit alan bir kitap çevirisi, okunan birkaç kitap, gezilen mekanlar, gidilen konserler, sinema filmleri derken 2014’ün ilk ayını neredeyse bitiriyoruz. Aklımda daha kapsamlı ve ilgi çekici birkaç yazı fikri halihazırda var ama sevgili blog’um ve (her ne kadar sayısı hala az da olsa) sevgili okur, şu an için sıfırdan bir yazı yazacak vaktim ne yazık ki yok. Aklımdaki yazıları zamanın elverdiği ölçüde yazana kadar geçen yazımda bahsi geçen göçmen kışlar yazımı noktasına, virgülüne dokunmadan burada paylaşmak istiyorum.

Yazıyı geçenlerde bilgisayarımın tozlu yazı arşivlerinde buldum ve yıllar sonra bir kez daha okudum. Dosyaya ‘kar taneleri’ adını vermişim o dönem, oysaki yazının başlığı ‘göçmen kışlar’ olarak duruyor. Garip bir his, uzun zaman önce karaladığım satırları okurken kapıldığım bir başkası yazmış da ben okuyormuşum hissi sardı beni. Bu sabah tombul kar tanelerini ellerimle tekrar hissettikten sonra üzerinde sonradan pek düşünmediğim yazı düştü aklıma. Aklınızda oluşabilecek her türlü olumlu ya da olumsuz eleştiride bu yazının Aralık 2005’te kaleme alındığını, o zamanlar 22 yaşını bitirmek üzere olan çiçeği burnunda bir çevirmen olduğumu dikkate alırsınız, değil mi? Evet hazırsanız, iyi okumalar!

 

GÖÇMEN KIŞLAR

 

     Kar taneleri… Birbirinden farklı… Büyüklü, küçüklü…Sakin, telaşlı…Aslında insanlar gibidir kar taneleri, her biri kendine özgü, birbirine hiç benzemeyen… O yüzden mi insanlar da kar taneleri gibi savrulup gitmek ister acaba? Evet, kimisi kar tanelerine özenir, bulunduğu yerden çok uzaklara savrulmak ister, orada bir yerde kar örtüsünün bir parçası olmak… Kimisi de sadece uçmaya özenir, kar tanesine dönüşüp gökyüzünden nazlı nazlı yere süzülmek ister… Acaba hangisi isteğine ulaşır, ya da hiç ulaşabilen var mıdır?

 

     Her mevsim, herkeste farklı duygular uyandırır. Ancak, nedense, kış pek de rağbet gören mevsimlerden değildir. Rakipleri yaz veya ilkbahar kadar albenili, sıcak ya da coşku dolu değildir tabii ki. Sonbahar ise, hüznüyle, bitmek bilmeyen yağmur fonlu yalnızlıkları ve melankolisiyle zaten ayrıdır hepsinden. Geriye bir tek gri, karanlık ve soğuk kış kalır, o sevilmesi kolay olmayan kış. Ancak, kış bu ‘açığı’ her yanı çocuksu bir saflığa bürüyen ‘kar’la, eşsiz kar taneleriyle ve izlemeye doyulmaz manzarası ile kapatır. Kar, başlı başına, kışın en anlatılmaya değer mucizesidir. Kar tanelerinin doğaya diktiği kıyafet, burnu üşümüş kardan adamlar, çocuk kahkahalar ve karın yağışını izlerken içilen sıcak çikolatanın ağızda bıraktığı tat, kışın en yaşanası yönleridir. Ancak, kışın insanların en çok kaçmak, savrulup gitmek istedikleri mevsim olduğu bir gerçektir aynı zamanda. Göçmen kuşlar gibi kanatlarımız yoktur ki bizi uzak diyarlara taşıyacak, sıcacık günler geçirmemizi sağlayacak. İnsanların içlerinde kar taneleri düşleri yeşertmeye başlamaları da bu ana dek düşer işte. Ama bu düş hafızamızdaki eski düşler mezarlığındaki yerini alır, böyle olmalıdır da. Çünkü sıcak, yaz kokulu akşamları yaşayana, sahilde uzun yürüyüşler yapana, ağustos böceklerinin seslerini duyana, çiçeklerin tomurcuklanmasını görene kadar; kar tanelerini yüzünde hissetmeye, çocuklar gibi kahkaha atıp kardan adam yapmaya ve bazen de burnunun üşümesine ihtiyacı vardır insanın. Durulmaya, düşünmeye ihtiyacı vardır. Doğanın dört hediyesinden biri olan kışı, beğenilmemiş bir hediye gibi bir kenara atmamalı, onu kabul etmeli, onun tadını çıkarmalı, onu küstürmemelidir. Kaldırıp kafamızı camdan dışarı bakmalıyız, hele bir de kar varsa o camdaki resimde bolca keyiflenmeli, yoksa da o çıplak dallarıyla yalnız duran ama bir o kadar da rüzgârlara, fırtınalara direnen ağaçlara, soğukta yiyecek bir şeyler arayan güvercinlere bakmalı, durup düşünmeliyiz. Onlar nasıl her şeye direniyorsa, biz de hayata karşı dayanıklı olmalı, onun mucizesini tekrar irdelemeli ve belki de, artık, kar taneleri gibi savrulmamalı ve olduğumuz yerde kalmalıyızdır, hem kışı sevmek hem de hayatı ‘her yönüyle’ yaşamak adına…