Vapur

Snapseed-2Size sadece “vapur” desem neler gelir aklınıza? Evet evet, şu muhtemelen daha çok Kadıköy-Sirkeci-Karaköy üçlüsü arasında kullandığınız taşıt. Baş salondan ya da kıçtan martılara simit attığınız, kulağınızda müziğiniz denizle baş başa kaldığınız, taze deme nadir denk geldiğiniz vapur çayı yudumladığınız, Sarayburnu’nun yüz milyonuncu fotoğrafını çekmeden duramadığınız, biraz denizle biraz kendinizle biraz da çevrenizle hasbihâl ettiğiniz deniz üzerinde giden o araçtan söz ediyorum. İstanbul’da yaşayalım yaşamayalım çoğumuz vapuru severiz. Peki ya adada yaşayanlar vapur için ne düşünür dersiniz? Ada sevdalısı, kısmi adalı biri olarak vapur hakkında yazmadan duramadım.

Ada ülkeleri için deniz taşıtları en önemli şeydir. Çünkü onları anakaraya bağlayan, bir anlamda anakaradan ayrı olarak var olmasını sağlayan taşıttır. Bu yazdığım tartışılabilir elbet, yani adalar anakaraya bağımlı mıdır yoksa tamamen bağımsızca var olabilir mi diye. Adanın yüzölçümüne göre değişir cevabını verebilirim. Ama ben hep adaların anakaraya bağlı olduğu fikrini sevmişimdir. Belki de çocuklarımızın bize bağımlı değil bağlı olması fikrinden gelip yerleşti bu düşünce. Adaların ve adalıların da böyle olduğunu hayal ediyorum. Yani anakarayı seviyor adalar, onlara ihtiyaç duyduklarında ya da onları özlediklerinde bir vapura veyahut gemiye atlayarak onlara ulaşabiliyorlar. İçlerinde büyük bir rahatlama yaratıyor bu. Ancak anakara ya bu, ada ne kadar mikro ölçekteyse anakara da o denli makro ölçekte. Bir süre sonra adalı sıkılıyor, bunalıyor ve yine adasına kavuşacağı anı iple çekmeye başlıyor. Tabii bu yolculukların başrolünde neyin olduğunu söylememe gerek yok değil mi?

Vapur sözcük olarak bile beni heyecanlandırıyor ve o kadar içselleştirdiğim bir şey ki hakkında sayfalarca yazabilirim. Favori vapurlarım, oturmak için favori vapur bölümlerim, vapurda dinlemeyi sevdiğim müzikler, demi nasıl olursa olsun vapurda çay içme alışkanlığım, rüzgârın yönüne göre seçtiğim oturma yerleri (bu önemli bir konudur, biraz denizden anlayanlar bilir) vardır. Ayrıca gidilen yere göre de oturacağım yeri özenle seçerim, misal Kadıköy’den adaya gidiyorsam adayı görebileceğim sancak tarafına oturmaya çalışırım, Karaköy’e gidiyorsam Sarayburnu’nu görebileceğim iskele tarafına otururum. Bazen Haydarpaşa’yı uzun uzun seyretmek isterim, o vakit kıç tarafa oturur vapur İstanbul’a yol alırken ben onun bizden uzaklaşmasını izlerim.Snapseed

İlk kez daha 20 günlük mini mini bir bebekken vapura binip adaya gitmişim. O gün bugündür de vapura sevdalıyım. Bu kadar erken yaşta tanıştığımız, bebekliğimin bir kısmını, çocukluğumun neredeyse bütün yazlarını adada geçirdiğim için vapur benim için sadece bir vapurdan ibaret olamaz öyle değil mi? Bendeki bu vapur merakı da aslen çocukken çıkan bir şey. Çocukken de tuhaftım biraz, yani çocukların ilgilenmediği şeylerle ilgilenmeyi sevmek anlamında tuhaf diyebiliriz: Mesela çay, mesela vapurlar, mesela daktilo, mürekkep, yazma çizme. Bunlarla çok ilgilenirdim, hayaller kurardım. Böyle romantik bir yanım vardı. Vapurlara çok taktığım bir yaz oldu: Sanırım üçüncü sınıfa geçtiğim yaz. O yaz ne olduysa oldu ben ne zaman sahile insek vapur izler oldum. Onunla da yetinmedim ne zaman sahilde otursak uzaktan gelen vapuru özelliklerinden tahmin etmeye çalışmaya kadar vardırdım işi. Ailede herkes öğrenmişti bu merakı, vapuru görecek sandalyeyi bana veriyorlar, bazen de benimle birlikte tahmin etmeye çalışıyorlardı. Anneannemle dedemin evlerinden deniz aralardan görünür. İşte o görünen aralardan iskeleye yanaşmak için motor kesen vapurlar da görünürdü. Çocukken zaman ne geniş ve uzadıkça uzayabilen bir mefhum oluyor, demek o kadar vakit varmış ki tarifeye göre vapurun geleceği saati öğrendikten sonra çalışma masasının kenarına tünerdim. Vapur sancak tarafından görünürdü, bir de motor kestiğinden âdeta arz-ı endam ederdi adalılara. İstanbullular bilir vapur aileleri vardır, ya da belki seri demek daha doğru. Büyüklükleri ve teknik özellikleri açısından benzer özelliklere sahip, yakın tarihlerde sefere başlamış vapurlar olurdu bunlar. Çocukken en çok Fahri Korutürk vapurunu severdim. Yepyeniydi, 1988 yılında hizmete alınmıştı, üst güvertesi, kıç tarafı, içi çok güzeldi. Çocukluğumun en yeni vapuru oydu. Pencereden hep onun geçmesini beklerdim. Biraz daha büyüyünce Paşabahçe’yi daha çok sevmeye başladım. Paşabahçe-Dolmabahçe-Fenerbahçe bir seriydi mesela. Bu vapurların yeri – bilhassa eski İstanbullular için – ayrıdır. 1952 yılında hizmete alınan Paşabahçe bana göre çok zarif, suyun üzerinde âdeta süzülen bir vapurdu. İtalyan üretimiydi. Gözlerim hâlâ onu arar. Bu aileden önce Dolmabahçe kayboldu, sonra Fenerbahçe. Sanırım Paşabahçe bir süre daha sefere çıktı ancak artık onu da göremiyoruz. Bir de sanırım sadece bizim aileye mahsus iskele tepkileri vardı mesela. Örnek verecek olursam iskelede İstanbul’a inmek için bekliyoruz, Büyükada’dan gelen vapuru iskeleye yanaşana kadar çok net göremezsiniz. Tam yanaşacakken sevmediğimiz bir vapur gelirse ailece hep bir ağızdan “Aaaa olacak iş mi şimdi bu? Bu kadar kalabalık bir günde Kalamış vapurunu koymuşlar,” derdik. Ya da bazen “Bak şimdi Maltepe geldi, Kadıköy’e kim bilir kaçta varırız,” gibi serzenişte bulunurduk. Çünkü Maltepe – nedendir bilmiyorum – yavaş seyreden bir vapurdu. Anneannemlerden dinlediğim kadarıyla eskiden vapurlarda mevki olurmuş. Birinci mevki ve ikinci mevki diye. Bilet ücretinde bir farkla birinci mevkide neredeyse mobilyalı bir vapurda seyahat edebiliyormuşsunuz. Bu perdeli mobilyalı vapurları sanki hayal meyal hatırlarım gibi gelir hep, ya da belki okuduklarımın etkisidir kim bilir.

Vapur seyahatinin kendisinden de bahsetmeden geçemeyeceğim: İskeledeki çımacı ile vapurdaki çımacının karşılıklı halat atıp tutmaları, o arada iki laflamaları, babalara halatları aynı şekilde bağlayışları, vapurun bir öne bir arkaya manevralarla iskeleye – – bazen çok akrobatik hareketlerle iskeleye garip açılar oluşturarak – yanaşması, yanaşma anındaki o hafif sarsılma, sürme iskele verilmeden atlayan çok aceleci, sabredemeyen abiler, ablalar, amcalar; çımacının sürme iskeleyi verirken iskelenin çıkardığı ses, sürme iskeleden inen insanlar, sonra sürme iskeleden binen insanlar, iskele kapılarını kapatmadan önce bekleyen görevli, mutlaka ama mutlaka vapura koşan birileri, demir kapıların ardından diz döven birileri, sürme iskeleden son kez vapura kan ter içinde ama mutlulukla binenler, sürme iskelenin çekilmesi, halatların toplanması, çımacıların ayaküstü vedalaşmaları ve vapurun titrek motor sesleriyle başka iskelelere yol alması. Vapur yola koyulduktan sonra elinde tepsiyle gezen büfeciden öncelikle çay olmak üzere çeşitli içecekler, atıştırmalıklar alınır. Yiyeceklerin bir kısmı martılarıyla paylaşılır. Ne gariptir ki bu etçil kuşlar bile koşullanmayla gayet simit sever İstanbullu kuşlar haline gelmişlerdir.

Snapseed-3Vapurla ilgili yazılacak ne çok ritüel var aslında. Tabii ki ilk aklıma gelen nokta bir adalının hayatını vapur tarifesine göre düzenlemesi gerektiği. “İstanbul’a inmek” için hangi vapura binecektir? Dönüşte hangi vapurla dönecektir? Bunların hepsini gitmeden ayarlar. O günkü hava şartları da önemlidir. Hangi rüzgâr esiyor? Lodos ise vapur işliyor mu? Poyraz fırtınası mı var? Sis mi basmış? Günlük hayatta bir yerden bir yere giderken kolay kolay aklınıza gelmeyecek bu detaylar adalı için hayati önemdedir. Vapurun en sevdiğim ritüeli ise birilerini karşılamaktır. Ötekisi de – bir o kadar sevmediğim – birilerini uğurlamak (vapura geçirmek de deriz biz).  Bu bana hep hüzünlü gelir, ben de çoğunluk gibi kavuşma anlarını dört gözle beklerim. Adada kaldığım zamanlar annemle babamın geleceği vapur saatine kadar yerimde duramazdım. Karşılamak dediğimiz şey çok basit aslında ama söz konusu saatli gelen bir vapur ve iskeleden güruh halinde adaya doluşan yolcular olunca sihirli gibi geliyor bana. Cep telefonunun olmadığı o “eski” günlerde vapuru kaçırmamak için erkenden inerdik bazen sahile. Vakit geçirmek için de turlardık. Sonra vapur İstanbul tarafından yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlardı. Yaklaşır yaklaşır sonunda iskeleye varırdı. Kendime güzel bir yer seçerdim. Vapurdan ilk inenler bize doğru yürümeye başlardı. Bizim ailedekiler genelde sonlara doğru çıkanlardandı. Onları kaçırmamak için yüzleri hızlıca incelerdim en sonunda sevdiğimize kavuşur, onlarla kucaklaşırdık. Bazen yemek öncesi bir midye ya da dondurma koparırdık. Ya da “ama anneannen şimdi yemek hazırlamıştır” uyarısıyla doğru fırına yürürdük. Eve vardığımızda hakikaten de anneannemin mis gibi kokan yemekleri karşılardı bizi. Pazar akşamları anneannem, dedem ve teyzemin bizi vapura yolcu etmesi ise hiç sevmediğim bir andı. Karanlık olurdu,  ben iskelede muhtemelen ağlardım ve onlar iskelede bize el sallarken vapur İstanbul’a yol almaya başlardı bile. Sonra kardeşim Özge’yle yerimize oturup vapurdan sadece karanlıkta birer ışık noktalarından ibaret olan adayı izlerdik. Vapur hem ayrılmayı hem kavuşmayı simgeler. Zaten uzak diyarlara ya da denizlere seyahat eden her taşıt böyle değil midir?

Simge

Meraklısına Not:

2017 yılında Metis Yayınları etiketiyle bir kitap yayımlandı: Murathan Mungan’ın Seçtikleriyle Edebiyat Seferleri için Vapur Tarifeleri. Kitabı görür görmez heyecanlanıp bir tane edindim. Arada karıştırıp bir öykü bulup okumayı seviyorum, vapuru bir yazarın kaleminden okumak çok başka. Hem vapur hem edebiyat severleri ziyadesiyle memnun edecek bir seçki.

Zorunlu not: Fotoğraflar kardeşim Özge Konu’ya aittir. Bazı fotoğrafları tatsız bir şekilde kaynak gösterilmeden paylaşıldı. “Çok beğendim, ben de paylaşayım,” diyorsanız lütfen kaynak gösteriniz.

 

Reklamlar

Sappho’nun adası Midilli

Bu sabah uyanır uyanmaz kafamda çalmaya başlayan şarkı: “California dreamin'”. Hani şu “all the leaves are brown, and the sky is grey” sözleriyle başlayıp “california dreamin’ on such a winter’s day” nakaratıyla coşturan ve 70’lerde geçen her Hollywood filminde mutlaka fonda bir yere yerleştirilen çok sesli şarkı. Çok da tesadüf olduğunu düşünmüyorum, sonuçta hakikaten de yapraklar sarardı, çoğu toprakla buluştu, gökyüzü de çoğunlukla gri, hava da yağmurlu. Bu yazıya bir fincan bitki çayı, yün hırkam ve o yumuşacık sesiyle “Breakfast on the Morning Tram” albümüyle Stacey Kent eşlik edecek ve hep birlikte kısa bir süre için bile olsa yaza, bir adaya ışınlanacağız. Neresi mi? Bize çok benzer, bizim coğrafyamızın hemen yanı başında bir adaya, Midilli’ye!

Ada manyaklığı: Islomania

Bu pekâlâ psikolojik bir rahatsızlık olabilir. Kutsal bilgi kaynağı, Wikipedia ve Amazon’dan edindiğim bilgilere göre Islomania adını ilk Lawrence Durrell ortaya atmış. Kendisi de görev gereği İkinci Dünya Savaşı sonrasında Rodos’ta yaşamış olan Durrell, “Reflections on a Marine Venus” adlı gezi günlüğü [travelogue] türündeki kitabında bu ada ile ilgili kişisel görüşlere ve ada tutkusu kavramına yere vermiş. Kitabı okumadım ne yazık ki, ancak ekşi sözlükteki ufak bilgiye göre “doğuştan ada tutkunları hatta “manyakları” olan bu kişiler doğrudan doğruya Atlantis soyundanmış, bilinçaltılarında ada yaşamlarına duydukları özlem yitik Atlantis ülkesine yönelmiş.” Atlantis efsanesini hep sevmişimdir zaten, nedenini bulmuş olduk!

Benim islomania kavramıyla tanışmam neredeyse on yıl öncesine dayanıyor. O zaman bu konu hakkında bölük pörçük bir şeyler okumuş, ancak sonra unutmuştum açıkçası. Kendime manyak deme tuhaflığını da riske edip bu manyaklığın, tutkunun bana ne kadar uygun olduğunu fark etmiştim. Hayatımda hep bir ada tutkum olmuştu çünkü hayatımda bir ada vardı: Heybeliada. Şu hayatta kendimi en huzurlu hissettiğim yer orasıdır. Bebekliğimden itibaren bazen uzun bir süre bazen de hafta sonları kadar sıkıştırılmış zamanlarda hep ada vardı bizim aile için. Anneannemle dedemin daireleri çok büyük olmadığından her yıl o yaz hangi torunun adaya gideceği mayıs ayının “trend topic”i olurdu. Kışın yaramazlık yaptığımda ya da annemi sinirlendirdiğimde annemin vurucu cümlesi: “Uslu dur, yoksa bu yaz adaya madaya gidemezsin. Adayı dürbünle görürsün.” Nasıl da blöftü halbuki ama ben hep kanardım bu blöfe. “Adayı dürbünle görmek” diye bir imge var benim kafamda, o kadar canlı ki. Annemin, babamın sözünü dinlemediğim için o yaz adaya gidemiyorum ve odamızın camından azıcık da olsa görünen denize (o yıllar yüksek binalar ya da inşaat çılgınlığı yok tabii) hüzünlü gözlerle, boynumda asılı duran dürbünle bakıyorum. Ağlamaklıyım. Neyse ki bu imge sadece bir hayal olarak kaldı ve ilkokul yıllarında sık sık adaya gidebildim.

Dediğim gibi islomania kavramı uzun süre aklımdan çıktı oysa ki bilinçaltım bazı kararları bu tutkuya göre almış, bunu da yıllar sonra bu kavram tekrar kulağıma çalındığında fark ettim. Tabii o anda nasıl bir şaşkınlık yaşadığımı anlatamam. Birkaç yıl önce (itiraf ediyorum aslında daha önce) İtalyan Dili ve Edebiyatı’ndaki yüksek lisans derslerimiz bitmiş, sıra tez konumuza karar vermeye gelmişti. Kafamda yeni gerçekçilik konusu vardı önce ama sonra İtalyan Yeni Gerçekçi sinemasını her izlediğimde ne kadar hüzünlendiğimi, hatta ağladığımı hatırlayıp vazgeçtim o konudan. Herhalde tezin sonunda göz pınarlarımda gözyaşı kalmamış olurdu. Sonra Umberto Eco’nun edebiyatla ilgili yazdıklarını sevdiğimi düşündüm, bir romanını kendisinin de oluşturduğu edebiyat kuramlarına göre inceleyebilirdim pekâlâ. Herkesin aklına ilk gelen Gülün Adı benim hiç aklıma gelmedi, muhtemelen gözüm korktu, bilmiyorum. Eco’nun daha az bilinen ve muhtemelen daha az okunmuş bir romanı vardı: Önceki Günün Adası. Ben de öncesinde okumamıştım ama Büyük Keşifler yüzyılı, zaman farklarının öğrenilmeye çalışıldığı modern bir Robinson Crusoe gibi gelmişti, hemen ısındım kitabın adına. Çok sevdiğim bir romandır, o kadar kolay okunduğunu iddia etmiyorum ama bir kere Eco’nun diline alıştınız mı ayrı bir tat alırsınız. Tezimin tam adını da rüyamda sözcüğü sözcüğüne bana söylenirken buldum, o da ayrı bir tuhaflıktır. (mecburi not: Bu kadar sevmeme rağmen, tezimi hâlâ yazamadım.) Bu çalışma için okuduğum kitaplardan bir tanesi bana çok ışık tuttu. Rahmetli Akşit Göktürk’ün “Ada: İngiliz yazınında Ada Kavramı” kitabı. Benim gibi ada ve edebiyat tutkunlarına tavsiye edilir. Kitabın başlarında şöyle yazıyor Göktürk:

“İnsanoğlu yüzyıllardan beri, mutluluk, dirlik, düzenlik, ölümsüzlük yönündeki özlemlerini çoğunlukla uzak bir ada görüntüsüyle birleştirerek dile getirmeyi seçmiş, günlük yaşamının katı gerçekliğinden bunaldıkça, gönlündeki adanın mutlu yalnızlığına sığınmış. (…) [Adaların] dile getirdiği mutluluk özleminin, serüven ya da kaçış özleminin niteliği çağdan çağa, insandan insana değişse bile, düşsel ada, insanoğlunun ilgisini hiçbir çağda yitirmez. Bu ilgi geçmiş çağlarda olduğu gibi, günümüzde de yürürlüktedir.” (sayfa 10)

Demek ki adalara olumlu anlamlar yüklemek, “orada bir ada var uzakta” kıvamında hayallere dalmak sadece ada manyaklarına has değilmiş. Bendeki tutkunun beni yönlendirdiği bir başka konu daha var ki belki çoğunuza o kadar belirleyici gelmeyebilir. 2013 yazı eşimle birlikte Yunan adalarına gittik: Rodos, Mikonos ve Santorini. Bu birbirinden farklı üç adaya âşık oldum. Rodos’un tarihi güzelliği, Mikonos’un rüzgârı ve mini minnacık sokakları, beyaz evleri (evet, bir de partileri var çok erken saatte başlayıp sabaha kadar süren. Gece hayatı bayağı hareketli. Bana pek hitap etmediği için yazmadım) ile Santorini’nin nefes kesen manzarası, ve romantizmi. Ama buraya döndükten sonra önce Gökçeada sonra da o yaz ikinci kez Bozcaada’ya gittim. Bu iki ada da birbirinden çok farklı ve bu farklarıyla çok da güzeller. Kısacası geçen yıl gezmek için sadece adalara gitmişim. Bu yıl da bir başka âşık olduğum yer Kaş’ı saymazsak yine bir ada keşfettik: Midilli. Bize o kadar yakın, o kadar bizden ama bir o kadar da sakin, doğal ve güzel ki. Bir adadan başka ne istenir ki?

Midilli: Sappho’nun Adası

“Yakındığım yok

Bir düş değildi

Esin Perilerinin

bana bağışladıkları zenginlik:

ben ölsem de,

adım hiç unutulmayacak”

(Sappho, Adam Yayınları, sayfa 120)

Sappho haklı hiç unutulmadı bence, milattan önce yaşamasına rağmen hâlâ adı anılıyor. Yolunuz hiç onunla ve lirik şiirleriyle kesişti mi bilmiyorum ama günümüze ulaşan çok az şiiri var. Çoğu da bütünlükten uzak. Sanırım Türkçede tek yayımlanan kitabı da benim yukarıdaki şiiri aldığım Adam Yayınları’ndan çıkan güzel ciltli şiir kitabı. Ama şiirlerini okumamış olsanız bile Sappho’nun adının Midilli’yle özdeşleştiğini duymuş olabilirsiniz. Sappho dışında Midilli’yle özdeşleşen bir başka şey daha var: ouzo! Midilli tam bir ouzo adası. Ouzo bu adanın güneyindeki Plomari kasabasından doğmuş. Yunanistan’da tüketilen ouzonun yüzde altmışının bu adadan geldiğini duydum. Adada şarabın pek esamesi okunmuyor mesela, yanı başındaki Limni Adası’nda ise şarapçılık var. Midilli’nin geçmişiyle ilgili çok fazla şey yazmaya gerek yok, bu bilgileri biraz araştırmayla rahatlıkla bulabilirsiniz. Benim yazmak istediklerim adanın daha çok bana hissettirdikleri ve belki biraz gezi yazısı olmaya soyunan birkaç tavsiye.

Siga siga!

Adada zaman farklı akar, bilirsiniz. Hiçbir telaşa, aceleye, koşuşturmaya yer yoktur. Hayatın temposu daha yavaştır, daha sakindir. Bu yüzden sevilmez mi zaten adalar? Midilli’de de aynı şey geçerli. Buraya geldiğinizde öğreneceğiniz Yunanca bir sözcük var: siga, yani yavaş. “Siga siga” yani yavaş yavaş, hiçbir şey için acele etme demek istiyor adalılar size. Zaten hayat felsefeleri de bunun bir yansıması. En iyisi kendinizi bu akışa kaptırmak. Örneğin, öğlen mutlaka siesta vaktidir. Hem de öyle böyle değil! Tüm dükkânlar kapalıdır, hem de neredeyse akşam 7’ye kadar. Ama buna karşılık akşam ve gece geç başlar, aynı dükkânlar geç saate kadar açıktır. Siesta saatlerinde çoğu kasaba, semt size hayalet şehir gibi gelebilir, çünkü sizin dışınızda bir tek kediler, köpekler ve diğer yabancılar vardır.

Midilli’de en sevdiğim şeylerden biri, doğasının çok fazla bozulmamış olması. Komşularımızdan öğrenecek çok şeyimiz olduğunu düşünüyorum – hele ki doğayı ve zeytinleri katletmenin moda olduğu bu günlerde. Adada hâlâ on bir milyon civarında zeytin ağacı olduğu tahmin ediliyor, en yüksek kayaların tepelerinde bile zeytin ağaçları görüyorsunuz. Ada halkının çoğunun zeytinliği var, buradan kendi zeytinlerini ve zeytinyağlarını elde edebiliyorlar. Midilli’de yüzyıllar sürmüş bir Osmanlı hâkimiyeti var, günümüze ulaşan Osmanlı binalarını görebilirsiniz. Osmanlı’dan kalan bir hamam, cami ve aslında adı Valide Camii olan ama bugün cami olmayan bir eser var. Bunların bugünkü durumu daha iyi olabilirdi bana kalırsa. Ada genelindeki tarihi eserlerin ve eski binaların çoğu iyi durumda. Lüks ve büyük turizm tesisleri yok. Yerel turizm ve butik oteller, pansiyonlarla yürüyor işler. Samimi bir ada burası. Örneğin biz tur şirketinin ayarladığı gayet standart bir turist otelinde kaldık, balkonumuzdan Gera Körfezi olduğu gibi görünüyordu, ama otelde lüks yoktu hiçbir şekilde. Ancak buna rağmen otelin sahibi ilk gittiğimiz akşam bizimle sohbet etti, ilgilendi. O sıralar otel pek kalabalık değildi ve bir tek biz vardık havuz kenarında, o akşam orada bir şeyler atıştıralım istedik. Kendisine anlattık isteğimizi, hemen kendisinde bir karaf ouzo olduğunu, bize atıştırmalık bir şeyler hazırlayacağını söyleyip mutfağa yollandı. Ama tabii ki başlığın dediği gibi “siga, siga!”. Epey bir süre sonra karaf, ouzo bardakları ve hazırladığı soğuk meze tabağıyla göründü. Kendisi yiyecekmiş gibi düşünerek hazırlamıştı besbelli. Hayatımda yediğim en basit ama en güzel akşam yemeklerinden biriydi. Kendisi eşine söz verdiği için bize katılamadı. Otelden ayrılacağımız sabah, kapatılacak hesabımız olduğunu düşünerek resepsiyona gittiğimizde hiçbir borcumuz olmadığını söylediler. O akşam yemeğini hesaba yazmamıştı, ya unutkanlık ya da misafirperverlikten diyelim. Ama ben ikincisi olduğuna inanmak istiyor buradan sevgili Minas’a bir kez daha teşekkür ediyorum!

Rotalar

Adanın Yunancası Lesvos, İngilizcesi ise Lesbos. Sanırım bizdeki Midilli karşılığı adanın başkenti Mitilini’den geliyor. Adanın yönetim merkezi, limanın da olduğu yer aynı zamanda. Midilli Yunanistan’ın üçüncü büyük adası, yani gerçekten büyük. Adayı adamakıllı gezmek istiyorsanız araç veya motosiklet/scooter kiralamak en mantıklısı. Yaz günlerinde (özellikle de bayram gibi Türklerin yoğun olarak geldiği dönemlerde) kiralanacak araba bulması epey zor. Biz artık tam umudu kaybetmişken bulabildik. Tabii yaz sezonunda fiyatlar yüksek olabilir, biz günlüğü 60 Euro’dan kiralamıştık örneğin. Aşağıda iki günlük araç gezisiyle keşfettiğimiz yerleri iki ana rota halinde yazdım. Batı rotasını koyamadım maalesef, Sappho’nun doğduğu Eressos kasabası adanın batısında. O bölge çok dağlık. Ayrıca taşlaşmış orman da yine burada. Zorlu bir rota olduğunu söylediler, o nedenle batıya gitmedik. Adanın bir tek o kısmı kaldı görmediğimiz, Sappho’nun hatırı kalmış mıdır bilemem. Ama zaten dağlık, toprak ve virajlı yollara alışkınsanız veya motosiklet kullanıyorsanız o bölgeyi de es geçmeyin. Biz Gera Körfezi kıyısında kaldığımız için yola hep oradan çıktık, yani adanın hemen hemen güneydoğusu diyebiliriz. Ufak bir notu eklemeden geçemeyeceğim, adanın çoğu yolu tek şerit ve virajlı.

Kuzey rotası: Gera, (sahil yoluyla) Mantamados, Skamnia, Lepetimnos, Molivos, Petra, Lafionas, Kalloni, Gera 

Bu rotayla adanın kuzeyini görmüş olursunuz. Adanın farklı bölgelerinde farklı bitki örtüsü hâkim. Orta ve güney bölgeleri daha yeşillik ve tarıma elverişli. Ayrıca iki tane büyük körfezi bu rotada keşfedebilirsiniz. Kuzeyde adanın dağlarından biri olan Lepetimnos ve çevresindeki dağ köyleri var. LepetimIMG_3187nos, Skamnia gibi daha dağlık kısımlarda manzara çok güzel. Aslında Lepetimnos dağının eteklerinde eski bir Osmanlı köyü olarak kurulmuş olan Skamnia’daki köy kahvesine oturup karşınızda Edremit Körfezi ve Türkiye, ağzınızda kahvenin tadıyla soluklanmak iyi fikir. Bu arada iç kısımlarda kurulmuş köylerin kıyıda bir merkezi daha oluyor, ilginç bir sistem. Onlar da adını köyün adının önüne “skala” yani iskele sözcüğünü ekleyerek yapılıyor. Skala Skamnias da çok güzel bir sahil köyü ancak yukarıdaki köye gitmek için araçla o kadar çok tırmanmıştık ki o kadar aşağı inip sonra yola devam etmek gözümüzde büyüdü. Ama siz Skala Skamnias’a kadar inerseniz bir şey kaybetmezsiniz, güzel lokantalar var ve Skamnia köyünde doğmuş ünlü ancak bizim çok tanımadığımız Yunan yazar Stratis Myrivilis’in hep altında oturup yazdığı bir dut ağacı hâlâ duruyormuş.

Tabii Skamnia’ya kadar giden yolda önce Mantamados’da durduk, onu da unutmayalım. Mantamados’un adı Türkçe mandadan geliyormuş, ne kadar ilginç değil mi? Adanın en büyük manastırı burada. Mantamados’un seramikleri, peyniri (Ladotyri), manda yoğurdu ve lokumas’ı yani lokması meşhur. Manda yoğurdu ve lokması hakikaten çok çok güzel, yolunuz düşerse mutlaka deneyin derim. Burası küçük bir köy zaten, seramik satılan pek çok minik dükkân da var.IMG_3204

Skamnia köyünü geride bırakınca, güzel bir yolda ilerleyip ileride adanın en turistik merkezi olan Molivos ya da eski adıyla Mithymnia karşınıza çıkacak. Molivos eski bir kasaba, merkezi ve birbirinden güzel evleri UNESCO koruması altında. Tepede iyi korunmuş bir kalesi de var ama o kadar sıcaktı ki o sırada benim bile gözüm görmedi. Biz öğle saatlerinde gitmiştik, bu saatte çok sıcak oluyor ve etraf çok sessiz sakin (turist kalabalığı dışında), biraz daha ilerleyen bir saatte gitmenizi tavsiye ederim. Hediyelik eşya alma işini buraya bırakmamanızı da; fiyatlar biraz daha yüksek zira. Ama evlerine diyecek bir şeyim yok, insan bakmaya doyamıyor. Molivos’u arkanızda bırakınca önünüzdeki yol sizi deniz kenarındaki Petra’ya çıkaracak. Öğle yemeği ve deniz molası için ideal bir nokta. Bundan sonra artık yol sizi adanın iç kısımlarına yönlendirecek, adanın ovadan oluşan orta bölümünü de görebilirsiniz. Bir süre sonra ileride Kalloni Körfezi’ni göreceksiniz. Kalloni adında ufak bir kasaba da var, Kalloni Körfezi’nden tuz çıkarılıyor, Mitilini’de yerel ürünleri satan ve aynı zamanda çay, kahve servisi de olan minik bir dükkândan satın alabilirsiniz. Biz eski yöntemle yani bildiğiniz yol haritasından bakarak yolumuzu kolayca bulduk aslında (daha iyi bir araç kiralarsanız navigasyon da mecvut) bir tek Kalloni’den çıkarken sorun yaşadık, tabelalar duvara yakın ve ağaçlar kapatmıştı, fark etmeden Parakila’ya kadar gitmişiz, Sappho’nun daveti diyelim biz. Geri dönüp köyün içindeki tabelaya göre yönümüzü bulduk ama Mitilini tabelasını Latin harfleriyle değil Yunan harflerini okumak gerekti. Yolumuzu bulduktan sonra yine çam ağaçlarıyla kaplı güzel bir yoldan otelimize döndük. Siz yol üzerinde şirin Agia Paraskevi köyüne de uğrayabilirsiniz.

Güney rotası: Gera, Larisos, Plagia, Agios Isidoros, Plomari

OuzosevIMG_3160erler bu rotaya lütfen! Çünkü bu rota sizi ouzo’nun başkenti Plomari’ye götürecek. Plomari yolunda epey dar ve çok virajlı kısımlara denk geldik, ama zeytin ve çam ağaçları arasından gidilen güzel bir yoldu. Zaten adanın hangi yolu virajlı ve dar değil ki! Plomari sakin, güzel bir kasaba. Güzel plajlar, masmavi bIMG_3151ir deniz bulacaksınız, burada yüzün yoksa pişmanlık duyabilirsiniz. Özellikle de Plomari’ye gelirken yol üzerindeki Agios Isidoros plajı Yunanistan’ın en iyi yedinci plajı, deniz çok berrak gerçekten. Denizini en çok beğendiğim yer burasıydı. Plomari’de etrafta birçok Kuzey Avrupalı görebilirsiniz, emekli olunca buralarda ev satın alıp yazları/kışları buraya yerleşiyorlarmış. Plomari’nin en bilinen ouzo’su Barbayanni ailesine ait. Fabrikalarının ön kısmı ouzo müzesi, arka kısmında da satış yapılıyor, ouzo’ları kesinlikle çok lezzetli. Plomari’de deniz ürünleri yemeyi de unutmayın.

Kısa kısa…

* Midilli’ye geliyorsanız balık ve deniz ürünü seveceksiniz! 4 gün boyunca bıkmadan usanmadan balık, meze ve deniz ürünü yedim. Burada daha çok pötikare masa örtülü, tahta sandalyeli daha salaş tavernalar var. Ada genelinde fiyatlar üç aşağı beş yukarı aynı. Kimse ne fiyatı çok düşürüyor ne de fiyatlara “turistik ayar” veriyor. Dediğim gibi samimi bir ada. Buradaki taverna sahiplerinin çoğu aileden bu işi yapan kişiler, yani nesillerdir lokanta işletiyor, meze hazırlıyor, balık pişiriyorlar. O yüzden çok güzel bir lokanta adabı var, mezeler fabrikasyon değil kesinlikle. Örneğin favayı hazırlar hazırlamaz sıcak sıcak çukur bir tabakta servis ediyorlar, samimiyet işte. Bir de adanın spesiyalitesi “ahtapot ızgara”, ister soslu ister sade. Adada bayağı bir ahtapot stokladım, tabii ki midemde! Kurutulmak üzere her yere asılı ahtapotlar göreceksiniz. Bir de kulağınıza içinde mutlaka “sagapo” geçen Yunan müziği çalınacak. Ya da radyoyu açtığınızda Türk müziği de duyacaksınız.

* Mitilini’nin gece hayatı gayet hareketli. Yukarıda da yazdığım gibi hayat yavaş akıyor ve etraf geç saatlerde hareketleniyor. Akşam dokuz on civarında yemek yiyebilir ilerleyen saatlerde gece hayatına geçebilirsiniz.

* Midilli’de pastaneler ve kafeler insanın içini açıyor, kahveler ve pastane ürünleri lezzetli. Tabii bu arada belirtmek gerek nereye gitseniz masaya oturur oturmaz koskoca bir şişe soğuk su bırakılıyor masanıza, tabii ki ücretsiz. Bitirirseniz ikincisi de ikram, üçüncüyü denemedim bilemiyorum! Frappe’yi iyi hazırlıyorlar, ben Yunan kahvesini de seviyorum. Mitilini’de çarşının içinde aralarda aile işletmesi gibi mütevazı bir yerde de lezzetli, deniz kenarındaki daha şık kafelerde de. Ama fiyatlar hiçbir zaman dudak uçuklatacak cinsten değil. Paskalya çöreğini hem büyük hem de çok lezzetli yapıyorlar. Sahilde büyük bir pastane var, sanırım her gün çıkarıyorlar ancak akşamüstüne çörek kalmıyor, çarşının içindeki minik pastanedeki de çok lezzetli. Benim gibi İngilizce sormaya çalışmayın, doğrudan paskalya çöreği deyin, anlıyorlar.

* Yunanistan ne zaman ciddi bir ekonomik krize girdi, çareyi Türkleri adalara çekmekte buldu. Böylelikle iyi bir turizm geliri elde ettiklerini düşünüyorum. Türkiye’ye yakın olan adalar Türk turistlere alışmışlar bence. Menüler Türkçe, siparişinizi de büyük ölçüde Türkçe verebiliyorsunuz. Araya birkaç Yunanca ifade de sıkıştırınca çok hoşlarına gidiyor. Adada Türkiye’de akrabaları olan ya da Türkiye’den gelmiş insanlarla da tanıştık.

* Bu kadar yazmışken işin maddi kısmını da es geçmeyelim. Midilli’de dört günlük bir tatil inanın Türkiye’de Temmuz, Ağustos aylarında yapacağınız bir tatilden çok çok daha uyguna mal olacak size. Midilli’ye Ayvalık’tan feribotla ulaşabilirsiniz. Hemen hemen 1,5 saat sürüyor. Tur şirketiyle anlaşıp giderseniz limanda vize alma şansınız var. Evraklarınız bir gün önceden pasaport bürosuna ulaşıyor ve siz sadece gittiğinizde evrakları ve ücretini uzatıp vizenizi alıyorsunuz. Türkiye’deki tatil beldelerinde ödediğiniz hesapları düşünün ve o rakamı üçe bölün çünkü burada ödeyeceğiniz hesap tam da bu kadar.

Ada tutkusundan girip Midilli’de ödenen hesaptan çıktım. Demek ki aslında içten içe bir gezi yazısı yazmak istemişim hep. Midilli’de geçirdiğim birkaç günün bende uyandırdıkları bunlardı. İleriki yazlarda tekrar Midilli’de vakit geçirmeyi çok isterim açıkçası. Bundan sonra bu ada manyağını dünya denizlerindeki hangi ada bekliyor bakalım? Tuvalu da olur, Galapagos Adaları da, belli mi olur belki bir gün oralara gider ve oraları yazarım buraya.

“Sadece

Hava da olsa,

ölümsüzdür

dilimdeki sözcükler”

                                        Sappho

Kışı Sevme Rehberi

Kışın kendisini dibine kadar hissettirdiği günlerdeyiz – hatta şu an bu satırları okurken bile kar taneleri süslüyor ekranınızı! Hayli kısa olan gündüzlere genellikle gri bulutlar, yağmur ve hatta kar eşlik ediyor. Güneşi görebildiğimiz şanslı günlerde ise ayazdan burnumuzun ucunu dışarı çıkaramıyoruz. Akşamüstü 5’ten önce kararan hava, uzun akşamlar vs. Bu cümlelerden sonra çok da kışsever biri olmadığım ortada. Zaten yazının başlığından anlaşılabileceği gibi bu benim gibi kışı çok sevmeyen birinin aylar süren kışı sevme çabası sonucu ortaya çıkmış bir rehber.

Kış da güzeldir!

Yıllar önce ben daha mini mini, yeni mezun bir çevirmenken o zamanlar çalıştığım kurumun kendi personeline yönelik yayımladığı kültür sanat dergisi için bir yazı yazmıştım. Yılın yine bu zamanlarıydı ve ben her yıl olduğu gibi kış hakkında derin düşüncelere dalmıştım. Yazdığım yazının temel argümanı kışın aslında çok sevilmediği – edilgen bir cümle olduğuna bakmayın öznel bir yargı elbette – doğa nasıl yeniden doğmadan önce durup kendi zamanını yavaşlatıyorsa insanın da kışa ihtiyacı olduğu ve kışın da aslında ‘sevilebilir’ olduğu idi. Üzerinde bir hayli kafa yorduktan sonra başlığın ‘göçmen kışlar’ olmasına karar verdim ve yazımı teslim ettim. Bir ay kadar sonra e-dergi yayımlandığında beni bir sürpriz bekliyordu: Kuşlara yapmış olduğum göndermeden eser yoktu, hatta muhtemelen harf hatası olduğu düşünülüp başlık ‘göçmen kuşlar’ olarak değiştirilmişti. Yazımı okuyanların içerik ile başlık arasındaki alakasızlık hakkında ne düşündüklerini hiç öğrenemedim.

Bu anekdottan sonra ara başlığa dönecek olursak, ‘kış da güzeldir!’ gibi bir cümlenin benim gibi bir kışsevmezin – hem de Şubat doğumlu bir kışsevmez – ağzından çıkması çok zor ama ben de herkes gibi çabalıyorum. Kış ile o kadar uzun bir süre birlikte geçiyoruz ki haliyle onu kendim için biraz daha sempatik kılmaya çalışıyorum. O yüzden böyle rehberler, listeler hazırlama telaşındayım.

Aslında kışı sevmeme nedenlerimin kaynağına ulaşmak için çocukluğuma kadar inmeye gerek yok, çünkü çocukken ben de her çocuk gibi kar yağınca sevinçten tepinir, karlarda yuvarlanır, okul tatil olsun diye ne dualar ederdim. Yine böyle okulun tatil olduğu, kardeşim ve teyzemle dışarıda kartopu oynamaktan geldiğimiz gün günlüğüme yazdıklarım safi mutluluk dolu. Bana kalırsa ne olduysa üniversite yıllarım için kendimi birden hayatımda daha önce gitmediğim, dolayısıyla benim gibi bir deniz çocuğunun başına nasıl bir çorap öreceğini hiç bilmediğim Ankara’da bulmamla oldu. Aslına bakılırsa o zamanlar çok seviyordum karı, tamam kışın eziyetini değil, çünkü eksi 5 dereceye indiğinde hava ısındı diye sevindiğimiz, dışarıdayken kulağımız kırılır mı diye ciddi anlamda düşündüğümüz, buzun üzerinde zarif bir buz dansçısı gibi süzülerek derse gitmeye çalıştığım bir kıştan söz ediyorum. Karın en az 3 hafta kadar yerden kalkmadığı, hatta Beytepe’de neredeyse Nisan ayına kadar asfaltla bir bütün oluşturduğu, ayazın soluk kestiği bir kış. Fakat yine de böyle bir havada çok sevgili ev arkadaşım Zeynep ile karlarda çocuklar gibi yuvarlanıp, kardan adamlar yapardık. Sanırım o 4 yıl sonunda kış ve kar benim için bitti, hani şöyle bize özgü bir hareketle iki elimizi pehlivanlar gibi birbirine sürerek ‘Tamam, bitti!’ deriz ya, tam o öyle oldu. Benim bütün kar, kış kontenjanım uzun ve kar, buzla dolu geçen 4 yıl kadarmış. Ama ben yine de kış gelirken çevremdekilerin duyduğu heyecanı, camdan karın yağışını izlerken herkesin yüzündeki o çocuksu bakışı tekrar hissetmek istiyorum. Bu nedenle de kendime aşağıdaki gibi bir rehber hazırladım.

1. Kitaplar, yazılar, müzik, sinema ve çokça ev

Akşam eve gelmişsiniz, dışarısı zifiri karanlık, muhtemelen de çok soğuk. Kapıdan içeri giriyorsunuz, sıcacık ev kıyafetlerinizi giydikten sonra mutfağa yönelip önce kendinize sıcacık bir içecek hazırladıktan sonra okuma köşenize çekiliyorsunuz. Tıpkı inzivaya çekilir gibi. Dizlerinizin de üzerine ekoseli yün battaniyenizi serdiniz ve müziği de açtınız mı tamamdır.

IMG_2134

Bu, kışın geleceğini idrak ettiğim sonbahar günlerinde zihnimde canlandırmaya çalışıp kendimi mutlu ettiğim bir imge. Bir keresinde yandaki gibi bir fotoğrafını da çekmiştim – tabii ki puf kadar rahatsız bir yerde oturup okumuyorum. Hakikaten serin sonbahar ve soğuk kış günlerinin okuma yazmaya göz kırptıklarını düşünüyorum. Havalar güzelken daha tasasız ve uçarı günler geçirebiliyorken zamanın havanın kendisi gibi ‘donduğu’ kış günlerinde daha içimize dönüp kafa yormaya başlıyoruz. Okuyacağımız romanları, öyküleri seçiyor ve hatta belki her zamankinden daha çok şiir okuyoruz, satırların altlarını çize çize. Defterler dolduruyoruz çalakalem yazılarımızla, alıntılarımızla. Edebiyatla daha yakın bir ilişki kuruyoruz kısacası.

Kışın daha da yakınlaştığımız bir alan da sinema. Bazen iş yerindeyken ya da eve gitmeye can attığım bir anda şöyle bir görüntü belirir zihnimde: Evdeyim, en sıcak tutacak kıyafetlerimi giyip üzerime ekoseli battaniyemi örtmüşüm (evet fotoğraftakinin ta kendisi!), elimde bir fincan çayla film izliyorum. Aslında filmin tarzı da aklımda: 19. yüzyıl İngiliz klasiklerinin uyarlamalarına bayılıyorum! Çay, ekose, battaniye üçlüsü bana fazlasıyla İngiliz country tarzını çağrıştırdığından olacak gözümün önüne Sense and Sensibility veya Emma‘dan sahneler canlanıyor.  Şahsen ben kışın hem evde hem de sinemada daha çok film izlediğimi fark ettim. Dışarıda hava soğukken, yağmurlu hele ki karlıyken oturup sıcak bir fincan içecek eşliğinde güzel bir film izlemek de ayrı bir zevk.

Hayatımın olmazsa olmaz tutkularından biri de müzik. Günde 3-4 saatten az müzik dinlediğimi hatırlamıyorum, sabah günüm müzikle başlıyor, çalışırken de müziğim kulağımda bana eşlik ediyor – ve tabii tahmin edebileceğiniz gibi bu satırlara da. Dolayısıyla kışın diğer mevsimlere kıyasla daha fazla müzik dinlediğimi söylemek doğru olmaz. Ancak kışın ruhuna uygun daha karamsar, daha derin ve anlamlı sözlere sahip müziğe daha eğilimli olduğum da bir gerçek. Kışı hissettiğim gri, yağmurlu ve soğuk günlerde elim daha fazla indie rock, alternative rock, Brit rock, caz standartlarına gidiyor. Yılbaşı ve Batı’daki Noel zamanını hariç tutuyorum elbette. O dönemde etraf pek bir şenleniyor, kışın hüznü ve karamsar müzikleri bir süreliğine ortadan kayboluyor. Hatta belki Amerika veya Avrupa’da yaşayanlar için 2 ay boyunca bitmek tükenmek bilmeyen ‘neşeli takılmalıyız çünkü Noel yaklaşıyor’ melodileri bir süre sonra işkenceye dönüşürken fazla dozda kırmızı-yeşile, parıltıya, parlak ışıklara maruz kalmak ise kaşıntıya neden olabiliyor.

2. Kışa has tatlar, kokular

Kışa has tatlar ve kokular benim başımı döndürüyor! Buradan tabii pek sevemediğim karnabahar veya lahananın pişerken etrafa yaydığı kokuyu kast etmiyorum. Kışla ilgili beni heyecanlandıran tatlar salep, boza, birazcık tarçın, biraz zencefil, karanfil ve sıcak şaraptaki karanfilin kokusu ve zencefilli kurabiye adam (ya da artık İngilizce adıyla da tanıdığımız gingerbread men). Sevdiğiniz bir insanın size pişirip üzerine hafif tarçınla ikram ettiği salep kadar güzel bir lezzet var mıdır bir kış akşamında? Ya da eskiden sokaklarda gezinen bozacıların ‘Boozaaa’ diye uzatarak aklınıza düşürdükleri bozayı yanında leblebi ve yine tarçınla birlikte tüketmek sanki bizi bir anda çocukluk yıllarımıza geri götürür. Sanırım çocukken saleple başım pek hoş değildi ki boza, tarçın ve leblebi üçlüsünün tadı ve kokusu daha fazla şey çağrıştırıyor bana. Rahmetli babamın bozacıyı duyup o anda gidip boza alıp getirmesi ya da birlikte çini soba başında oturduğumuz karlı bir Heybeliada gecesinde anneannemin bana boza ikram etmesi. Ya da yıllar yıllar sonra eski çalıştığım yere yürüme mesafesindeki Vefa Bozacısının eski haliyle duran eşyaları, sıralanmış boza bardakları, tahta oturma yerleri, kim bilir kimleri buyur etmiş eski kapısı. Yine kışın çok sevilen sıcak çikolata benim de favorim. Bir süredir yapmıyorum ama aslında dışarıda lapa lapa kar yağarken karanlık odada perdeyi araladıktan sonra pencerenin karşısına geçip bir fincan sıcak çikolata içmek gerçek bir kış keyfidir. Bir de ben kışın kurabiye pişirmeyi çok seviyorum. Hele de bizim yılbaşı kurabiyesi de dediğimiz ama aslında Noel zamanı pişirilen zencefilli kurabiyeleri hem pişirmesi hem de yemesi çok zevkli.

IMG_2702Bu kurabiyeleri ne zaman pişirsem veya yesem aklıma sevgili arkadaşım Cindy geliyor, kendisi bu kurabiyeleri İstanbul’dayken ‘ev Noel koksun diye’ pişirir ve bize ikram ederdi. O kurabiyelerin baharatlı kokusunun şu an bile burnuma geldiğine yemin edebilirim. Sağ tarafta gördüğünüz mutlu kurabiyeler de kısa bir süre önce pişirdiğim Spice Girls’e rakip Spice Boys! Harika baharatlı kokuları ve tatlarıyla kışı sevmeme yardımcı oluyorlar.

Şimdi sokakta bir kış günü yürüdüğünüzü hayal edin. Burnunuza hangi koku gelir? Tabii ki egzoz ve kirli hava kokusu diyecek bazı metropol sakinleri. Ama değil. Bu koku, size kışı hatırlatan başka bir yiyeceğin kokusu. Gözlerinizi biraz etrafta gezdirirseniz, tezgahının başında kestaneleri pişiren amcayı göreceksiniz. Kendisini yazın kaynamış/közlenmiş süt mısır satmasıyla tanıyorsunuz zaten. Bir de asıl evde soba üzerinde pişirilen, odayı (evi diyemeyeceğim çünkü sobalı evde genelde ısı kaçmasın diye sobalı odanın kapısı kapalı tutulur) kokusuyla saran kestane kebap vardır. Tipik bir apartman çocuğu olduğumdan çocukluğum sobalı bir evde geçmedi ama adaya yapılan anneanne dede seferleri sayesinde sobanın eve kattığı güzelliklerden nasibimi aldım. Sobanın o evde sürekli yaşayanlar için bir keyif nesnesinden çok bir uğraş kaynağı olduğunu da biliyorum ama benim geçirdiğim kısa sürede soba üzerinde kestane pişen, karşısında kedi gibi mayışılan sıcacık bir güzellikti. Artık soba da şehirli evlerden çekildi çekileli seyyar kestaneci amcanın pişirdiği kestaneler evde soba üzerinde yapılanlarla aynı tadı vermiyor.

3. Vee gerisi biraz hayal gücü…

Yazımı çok uzattığımın farkındayım, örnekleri Rabelais’ın listeleri gibi uzatıp çoğaltmak mümkün. Ama sanırım hepsinden önemlisi etrafa nasıl gözlerle baktığımız. Dış dünyaya müzmin bir kışsevmez gözleriyle bakmak istiyorsak gördüğümüz her şey bize kışı ve getirdiklerini nasıl da sevmediğimizi hatırlatacaktır. Ama bu olumsuz bakışı biraz kırıp farklı bir gözle etrafımıza göz gezdirirsek olağanüstü şeylerle karşılaşabiliriz. İşte o yüzden biraz hayal gücü diyorum. Bunu bizzat yaşadım. Yine kışsevmez bir tavırla işe gitmek üzere evden çıktım. Saat sabah yedi. Hava yeni yeni aydınlanıyor ve etrafta kimseler yok. Ezberlenmiş hareketlerle apartman kapımızdan sokağa adım attım ve kafamı kaldırmadan hızlı adımlarla servise yetişmeye çalışıyordum. Sonra gözüme bir yaprak ilişti. Sonra bir yaprak daha. Sonra küme halinde duran bir sürü yaprak gördüm ve başımı kaldırıp etrafıma baktığımda sokakta dağılmış yaprakları öbekler halinde gördüm. Rüzgar hafifçe esip saçlarımı dağıttı. Karşımda duran manzara beni gülümsetti ve aklıma gelen ilk şey şu oldu: ‘Demek dün akşam rüzgarla ağaçlar saç saça baş başa kavga etti. Olan da bu zavallı yapraklara oldu. Tıpkı bir çift kavgası gibi.  Çiftlerin kavgasında birbirine atılan eşyaların yerini yapraklar aldı, rüzgar esip gürledi. Ama her büyük kavgada olduğu gibi ortalık bir yerden sonra duruldu, ortaya da bu görüntü çıktı’. Neden olmasın? Deli saçması ya da çocukça gelebilir ama ben genelde doğayı böyle görüyorum ve size de tavsiye ederim. Hem aklınıza gelen uçuk fikirleri  (ama gülümsediniz itiraf edin!) benim gibi blogla cümle aleme duyurmanıza gerek yok. Sizi az da olsa gülümsetmesi fena mı olur? Dünyaya bu şekilde bakmaya başladığınızda duyularınız ve algılarınız daha da açılacak. Nasıl fikirlerin ortaya çıkacağını tahmin bile edemezsiniz.

Yukarıda özetlemeye (!) çalıştıklarım benim listem ya da rehberim. Sizin de kışla ilgili sevdiğiniz türlü türlü şey vardır. Siz bir rehber hazırlayacak olsaydınız neleri koyardınız? Ya da belki siz zaten kışı çok seven birisiniz, böyle rehberlere ihtiyaç duymuyorsunuz. Kışla ilgili sevdiğiniz şeyler nedir peki?

Not: Kış yaklaşırken çok daha farklı ve çok daha hayati kaygıları olan insanlar var. Öyle ki benim yukarıda yakındığım şeyler yanında ne ki. Bizler kadar şanslı olmayan insanları, hayvanları kışın da hatırlayalım, onların da kışın yüzü gülsün.